<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267</id><updated>2011-07-08T11:51:13.553+03:00</updated><category term='the dark knight'/><category term='mazeret'/><category term='ingiliz'/><category term='Vab movie'/><category term='sakız'/><category term='alaçatı'/><category term='issiz adam'/><category term='Black Books'/><category term='tas kalpliler'/><category term='zombieland'/><category term='pire Girl vs Frankenstein Girl'/><category term='Trueblood'/><category term='korku'/><category term='Dead Snow'/><category term='resetmagazine'/><category term='MTV Movie Awards'/><category term='Twilight'/><category term='fantazi'/><category term='RocknRolla'/><category term='rukiye hanım'/><category term='rss'/><category term='Guy Ritchie'/><category term='81. oscars'/><category term='Monsters vs. Aliens'/><category term='Seth Rogen'/><category term='Fanboys'/><category term='seyahat notları'/><category term='Zack Snyder'/><category term='kismet'/><category term='The Wrestler'/><category term='tokyo gore police'/><category term='rapid'/><category term='gake no ue nı ponyo'/><category term='demons'/><category term='Watchmen'/><category term='Jason Segel'/><category term='vampir'/><category term='JPod'/><category term='milk'/><category term='yazı'/><category term='megan fox'/><category term='sukiyaki western django'/><category term='tas plaklar'/><category term='dizi'/><category term='soulmate'/><category term='Lesbian Vampire Killers'/><category term='Nurse Jackie'/><category term='24'/><category term='Terminator Salvation'/><category term='takashi miike'/><category term='Lost'/><category term='doctor who'/><category term='itv'/><category term='yaz'/><category term='BBC4'/><category term='quentin tarantino'/><category term='breast augmentation'/><category term='tatil'/><category term='Carnivàle'/><category term='welcome to the nhk'/><category term='kanyonun vermediği 3D gözlükler'/><category term='rehber'/><category term='Joss Whedon'/><category term='star wars'/><category term='interface'/><category term='Weeds'/><category term='çeşme'/><category term='how i met your mother'/><category term='b movie'/><category term='Paul Rudd'/><category term='japonya'/><category term='Survive Style +5'/><category term='internet'/><category term='düğün sezonu'/><category term='Obama'/><category term='ingiliz sit-com'/><category term='sütoğlan'/><category term='jennifer&apos;s body'/><category term='share'/><category term='Crooked House'/><category term='google analytics'/><category term='first'/><category term='I Love You Man'/><category term='blog'/><category term='CG'/><category term='slumdog millionaire'/><category term='deviantart monologları'/><category term='ego tatmini'/><category term='anti kahraman'/><category term='romcom'/><category term='Freaks and Geeks'/><category term='hayao miyazaki'/><category term='HBO'/><category term='zombi'/><category term='sinema salonları'/><category term='ev hali'/><category term='hollywood extreme'/><category term='anime'/><category term='Dollhouse'/><category term='Michael Jackson'/><category term='hardware upgrade'/><category term='Nazi'/><title type='text'>i like my popcorn shaken, not stirred.</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>39</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-8992162616122401651</id><published>2010-07-07T20:53:00.000+03:00</published><updated>2010-07-07T20:53:46.497+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='welcome to the nhk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='anime'/><title type='text'>NHK ni Youkoso</title><content type='html'>Bundan çok değil,  10-15 sene öncesine kıyasla evimden hiç çıkmadan ev alışverişimi yapabiliyor, kıyafet alabiliyor, 20 senedir görmediğim ilkokul arkadaşlarımla bile görüşebiliyorsam teknolojik açıdan son raddelere ulaştığımızı söyleyebilirim. Amerikan askerlerinin  kendi aralarında 1960’ların başında kurulan networklerden bu yana çok yol katetmiş olabiliriz ama her güzel şey gibi belki bunun da eksi puanları vardır.&lt;br /&gt;Eskiden alışveriş yapmak için çarşılara gidilirdi. Ayakkabı alınacaksa ayakkabıcıya, baharat alınacaksa aktarlara, kitap alınacaksa sahaflara uğranırdı. Sonra birisinin aklına neden bütün bu dükkanları aynı yerde toplamıyoruz, tek bir yere gidilinsin bütün alışveriş orda yapılınsın diye bir fikir geldi ve büyük alışveriş merkezleri ortaya çıktı. Artık tek bir binaya girip bütün işlerinizi halledip hatta üstüne yemeğinizi yiyip sinemaya da gidebiliyorsunuz. Bu durum köşebaşındaki kasapların ve manavların pek işine gelmese de eğrelti otu gibi heryerde bitiveren büyük alışveriş merkezlerine bir dur diyen de olmadı. Haftasonları gençlerin gidip karşılıklı muhallebi yiyip ilk defa el ele tutuştukları pastaneler de yerlerini yeşil üstü beyaz allcaps yazılı, çift kuyruklı denizkızımsı logolu kahvecilere bırakınca mahalle esnafının kazancına iyice kibrit suyu dökülmüş oldu. Artık işiniz daha kolay, kapı kapı dükkan dükkan gezmektense bütün ihtiyaçlarınızı biryere topladık, böylece zamandan kazandınız; arta kalan zamanınızı ailenizle geçirin gibi bir pazarlama kampanyası olan alışveriş merkezlerinin daha çok para harcamaya yönelten sübliminal mesajlarının da farkına varamadık. &lt;br /&gt;Daha sonraları, evinizden hiç dışarı çıkmadan da günlük ihtiyaçlarınızı karşılayabileceğimiz olanaklar karşımıza çıktı. Neymiş, evimizin huzurlu ortamından kendimizi neden ayıralım, supermarketler aslında büyük zaman kaybı, evden online ver siparişi kapına kadar getirsinler olanağı ilk başta kulağa hoş geliyor. Tabi ben de hoşlanmıyorum kilolarca torbayı taşımaktan ellerimin büzüşüp Yoda pençesine dönüşmesinden. Telefonla pideciyi arayıp karşımdaki doğu aksanlı adamla anlaşmaya çalışmak da zor geliyor. En güzeli ortadaki insan faktörünü kaldırıp “bir tıkla” istediğim herşeyin evimin kapısına kadar gelmesi. Sırf alışveriş değil tabi olay, en son burnundaki sümükle ip atlarken gördüğüm arkadaşlarımla evimden çıkmadan yeniden görüşebiliyor olmak da 80’li yıllarda akıllara zarar bir durumdu. &lt;br /&gt;Evden çıkmayı ben de çok sevmiyorum. Kalabalıklar üstüme üstüme geldiği oluyor, bazı bazı boğulacak gibi hissediyorum. Hem evde kendi istediğim müziği açıp sevdiğim insanları çağırıp aynı paraya bir bardak yerine bir şişe alkolümü alıp eğlenebiliyorsam, dışarısının cazibesi de azalıyor gözümde. Sinemada filmi istediğim yerde durdurup tuvalete de gidemiyorum ya da bu aktör hangi filmde oynuyordu kafayı yiyeceğim diye imdb’den de bakmak zor geliyor (3G’ye sarkastik saygılar). Bütün bunları evde pijamla yayarak da yapabiliyorsam neden iki saat ne giyeceğim diye düşünüp, ay bu ayakkabı bu elbiseye gitmedi, sonra üşür müyüm yanıma ceket alsam mı, göz kalemi çekerken gene yamulttum bak şaşı gibi oldum streslerine girmeden güzel vakit geçirmek istiyorum. Bu durumda dizimi kırıp evde oturmak daha mantıklı geliyor.&lt;br /&gt;Sosyal komüniteler de hayatımıza girince bu işe bir son vermenin zamanı geldiğini anlamalıydım. Myspace’de ne kadar arkadaşınız olduğu sizin ne kadar sosyal olduğunuzdan çok bilgisayar başında ne kadar vakit geçirip aslında ne kadar asosyal olduğunuzu gösteriyor (acı ama gerçek). Bundan 5 sene önce insanların kahvaltıda ne yedikleri, yolda gördükleri kedilerin fotoğrafları, şu anda ne dinledikleri hiç ilgimi çekmiyorken online communitylerin hemen hepsinde birer profil oluşturmuş olmam ve bunları düzenli aralıklarla kontrol ediyor olmam belki de aslında çok “loser” bir hayat yaşadığımı gösteriyor. Ama bütün havalı çocuklar aynı şeyi yapıyorlar, yeni akım bu artık, sen yapmıyorsan demode bir insansın diye düşünülüyor. Pek tabi diğer insanların ne düşündüğü sosyal hayvanlar olarak umurumuzda olunca da ister istemez kendinizi bu girdabın içinde buluyorsunuz.   &lt;br /&gt;Bu kadar çevrimiçi sosyallik aslında bizi asosyalliğe itiyor. Şöyle ki, aslında iletişim içinde olduğunuz şey parlak bir ekran ve klavye, karşı tarafta da sizinkine benzer ekipmanlar var. Aslında sosyalim bak insanlarla iletişiyorum diyorsunuz ama sizin iletişim dediğiniz 0’lardan ve 1’lerden oluşan ufak paketler, kilometrelerce kablolar üzerinden gidip geliyorlar. Bunun için illa evde olmanıza da gerek yok aslında, işinizden de bağlanabiliyorsunuz; hatta operatörüm sağolsun otobüsten vapurdan da arkadaşlarımla iletişim içine girebiliyorum (3G’ye bir defa daha sarkastik saygılar). Bütün bu telefonlar bilgisayarlardan önce daha odası posterlerle dolu bir çocukken böyle birşeye ihtiyacım yoktu şimdi neden var bilemiyorum ama eksikliği bende kaşıntı yapıyor.&lt;br /&gt;Evinden çıkmadan bütün ihtiyaçlarını giderebiliyorken (kafamın üstünde parlayan elmas yeşil rengi gösteriyor) neden evden çıkayım sorusu gündeme geliyor. Böyle düşünen çekik gözlü arkadaşlar kendilerini eve kapatıp, reel dünya ile ilişiğini kesip, kendilerine bir isim bulmuşlar; hikikomori. Anlam itibariyle kendini sosyallikten çekme, kapanma manasına geliyor. Günümüz hayatının zorlu koşulları düşünülecek olursa (kalabalık kentler, trafik, ekonomik kriz, eğitim zorluğu) mücadeleden hoşlanmayan birisi için hikikomori olmak çok da zor olmasa gerek. Özellikle Japonya’daki eğitim zorluğu (günlük kullanılan 3 alfabe ve bunlardan bir tanesinin yaklaşık 2000 harf olduğu düşünülecek olursa, evet zor, ben 29 ile anca başa çıkabiliyorum); zorlanmaya gelmeyen birinin herşeyden vazgeçip kendini dış dünyadan izole etmesi kolay bir kaçış yöntemi. Japonya hükümeti bu insanlar için İngiltere’den bir kısaltma da araklamışlar, NEET: Not into Employment, Education or Training; yani iş eğitim ya da yetiştirme içinde olmayan. Böyle bir popülasyonun ekonomide nasıl bir etki yapacağı tartışılır ama toplam nüfusun %1’i nin bu durumda olması çalışmayı pek seven Japonlar’ın yüreğine oturmuş olsa gerek.&lt;br /&gt;Japonlar’ın kendine has bir görsel zevki olduğu ve bunu bütün dünyaya bir şekilde empoze etmiş oldukları bir gerçek. Hep kendileri bıdır gözlü oldukları için çizdikleri karakterlerde abartıya kaçtıkları söylenir ama işin aslı Disney’in kocaman gözlü Bambi’sinden esinlendikleridir. Öyle ya da böyle, bizim yıllardır beceremediğimiz okuma ve kitap sevgisini mangalarıyla bütün yaştaki insanların metroda otobüste ellerinden düşürmeden okumalarını sağlamaları bence büyük bir başarı. Sırf anime ya da mangayla da bitmiyor tabi olay, büyük bir endüstriye dönüşmüş durumda. Sevdiğiniz karakterli beslenme çantasından tutun da, figürler, dvdler, ve aklınıza gelebilecek her türlü tüketim malzemesini satın alıp severek kullanabiliyorsunuz. Eğer bu konuda biraz suyunu çıkarıp odasını Duman posterleriyle kaplayıp konserlerinde en önde bağıran 14 yaşındaki kızlara benzemeye başlarsanız size kısaca “otaku” diyoruz. Aslında herşeyin “otaku”su olabilirsiniz, eğer saplantı haline getirdiğiniz bir hobiniz varsa; ama en çok anime/manga sapıkları için kullanılıyor otaku kelimesi. Eğer öyleyseniz sizi Akihabara’daki maid cafe’lerde 5 çayına bekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://i4.photobucket.com/albums/y115/Animeshon/nhk_v02_p002-3640x480.jpg" alt="nhk" /&gt;&lt;br /&gt;Terminolojiyi çözdükten sonra asıl anlatmak istediğim konuya “artık” geçmek istiyorum. Bu kadar açıklamadan sonra konuyu nereye bağlayacağımı merak edenler için gelsin; Welcome to the NHK! Konu önceden açıkladığım hikikomoriler üzerinde gelişiyor. Evden dışarı çıkmaya korkarcasına çekinen, okulu sırf bu yüzden yarım bırakmış, işe giremeyen bir grup genç, hikikomori. Baş kahramanımız Satou Tatsuhiro da 4 senedir böyle bir hayat tarzı benimsemiş bir insan. Evinde dışarıdan söylenmiş ramenlerin boş kutuları ana dekor unsuru olarak kullanmış, içilmiş kolaların boş tenekeleri de onlara eşlik etmiş. Tabi insan evde oturdukça tembelleşiyor, sürekli oturduğu ve artık onun vücut şeklini alan koltuğunun etrafında genişleyen bir radiusta çöplerini diziyor. Kalkıp 3 adım yürüyüp onları çöpe atmak, hatta biraz daha gayret edip çöpü akşam gelip kapıcı alsın diye kapının önüne koymak zor geliyor. Evinizde bir bilgisayar ve broadband bir internet bağlantınız varsa, e bir de gönülde tembellik varsa bir hikikomori olmak zor değil gibi gözüküyor. O kadar pislik içinde yaşayabilir miyim orasını bilemem (arkadaşlarının evine gidip lavabodaki bulaşıkları yıkama kapasitesinde bir insan olarak), ama derdiniz biraz evde yatayım, film izleyip çekirdek çinteyim, bulaşıklar biraz daha dursun kurtlanmaya yakın yıkarım, bu akşam kapıcıyla samimi olmak istemiyorum çöpleri yarın veririm ise hikikomori değilsiniz, sadece uyuşuk bir tembelsiniz.&lt;br /&gt;Welcome to the NHK! (ünlem ile evet) ilk olarak Tatsuhiko Takimoto tarafından yazılmış bir roman. Daha sonra mangaya çeviriyorlar (metro Japonları seviniyor) ve en son da Gonzo tarafından 24 bölümlük bir anime serisi olarak karşımıza çıkıyor. Burdaki NHK’dan kasıt meraklı olanların tahmin edebileceği gibi Japon TRT’si (Nippon Housou Kyoukai-şimdi kanjili manjili de yazardım da ukalalığın alemi yok) değil, Nihon Hikikomori Kyoukai olarak geçiyor. Böyle düşünülmesinin sebebi de bir komplo aslen, televizyonun yayınladığı güzel programlarla bizleri ekran karşısına kilitleyip hepimizi bir hikikomoriye dönüştürüp evden çıkmamamızı sağlamak (ha şimdi neden Türkiye’de hikikomori kültürü yok, anlaşıldı). Televizyonun neden bizi eve bağlamak istediği de çok açık zaten; dünyayı uzaylılar istila etmiştir, sadece bir kişi hayatta kalmıştır (ki ne tesadüftürki bu da baş kahramanımız Satou-kun’dur). Dışarı çıkıp aslında içinde bulunduğu dünyanın uzaylılar tarafından bir düzmece olduğu anlaşılmasın diye de böyle bir yöntem geliştirmişlerdir. Böylece rahatlıkla üzerinde deney yapabilecek ve hayatını gözlemleyebileceklerdir. Biraz zahmetli bir deney gibi geldi, ama komplo teorilerinde gerçekçilik ve olabilirlik çok fazla aranmıyor. Hikayede kahramanımızı bu hikikomori hayatından çekip kurtarmak isteyen Misaki isimli  bir kızımız var. Besmele çektirip hamamda yıkanmıyor, ters bir Ahu Tuğba/Kadir İnanır havası yakalayamıyoruz belki ama önemli olan niyet.&lt;br /&gt;Animede meraklı olmayanların bilemeyeceği terimler bolca kullanılmış (ki baştaki uzun yazının izlemek isteyenler için bir kaynakça gibi olmasının sebebi bu); Japon alt kültürüne bolca göndermeler var. Gene çok anime izlemeyenlerin genelde bu tarz çizgi filmleri ninjalı-kızlı-süpergüçlü-robotlu gibi sınıflandırdığı düşünülecek olursa bu klasmanların hiçbirine girmiyor. Kimse kolyesini çıkarıp sağa sola kurdeleler saçarak başka birine dönüşmüyor, mechalarına atlayıp savaşa koşmuyorlar ya da kimse boyundan büyük rakı masası ayarında kılıçlar taşımıyor. Gündelik hayattan alınmış, hatta çok üzerine düşünürseniz, belki  biraz da felsefi yönü olan bir anime Welcome to the NHK!. İzledikten sonra kendinizi dışarı atma ihtiyacı duyabilirsiniz, belki o sadece facebook’tan mesajlaştığınız ama 20 senedir görmediğiniz taso oynayan arkadaşınızla buluşmak istersiniz, kimbilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-8992162616122401651?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/8992162616122401651/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=8992162616122401651' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8992162616122401651'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8992162616122401651'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2010/07/nhk-ni-youkoso.html' title='NHK ni Youkoso'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-8002348226631107680</id><published>2010-07-07T20:42:00.000+03:00</published><updated>2010-07-07T20:42:44.315+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BBC4'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='doctor who'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dizi'/><title type='text'>Galaksi Hekimler ve Tabipler Odası</title><content type='html'>(Resetmagazine yazısından kopipeyst'tir) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;         İnsanlığın ulaşım adına yaptığı en büyük icadın tekerlek olduğunu düşünecek olursak; son yüzyıl içerisinde ancak aya gidip hoplaya zıplaya yürüyüp bayrak dikmenin çok da büyük bir gelişme olduğunu düşünemeyeceğim.  Yaklaşık 5500 yılda tek tekerden anca 100 milyon kilometre ötedeki uzaktan kumandalı bir arabayı sürdüğümüzü de hesaba katacak olursak hâlâ almamız gereken çok yol olduğu kanaatindeyim. Bazen bulutsuz gecelerde gökyüzüne bakıp belki denk gelir de  uçan daire görürüm; yeryüzüne doğru yönelttikleri konik yeşil ışıkla beni de gemilerine alırlar diye fanteziler kuruyorum;  ama bu benim tabi. Belki siz uzaylılara inanmıyorsunuz, bütün evrende tek başımıza olduğumuzu, deli gibi güneş etrafında döneldiğimizi düşünüyorsunuz; mümkünse benim hayallerimi kırmayın ve bu fikrinizi kendinize saklayın. Böyle sonsuz bir evrenin sadece bir gezegen için yaratılmış olabileceği gerçeği bana büyük israf olarak geliyor. &lt;br /&gt; Zaman lordu olmadığımdan ötürü ne yazık ki zamanlar ve mekanlar arası yolculuğu henüz yapamıyorum. Standart bir zaman makinesi (akım kapasitörü ile çalışan mesela) sizin anca bulunduğunuz mekanda zamanda  ileri geri gitmenizi sağlar. Oysa ki TARDIS gibi bir alete sahipseniz, hem zamanda ileri geri hareket edebilir, hem de galaksiler arası yolculuklara yelken açabilirsiniz. Yelken açmak burada çok da doğru bir tabir değil belki, ne de olsa dışarıdan telefon kulübesi gibi gözüken bir aletin içindesiniz. Olsa olsa telefon açabilirsiniz diyerek, en kötü esprimiz  böyle olsun diyorum.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.stargazersworld.com/wordpress/wp-content/uploads/2009/01/doctor_who_wideweb__470x355.jpg" alt="tennant" /&gt;&lt;br /&gt; Doctor Who, en uzun süre televizyonlarda kalmayı başaran bilim-kurgu dizisi olarak Guinness rekorlar kitabına bile girmiş bir yapım. Her ne kadar “Aman ben İngiliz dizisi izlemem, pırasaya benzeyen insanlar var” ya da “Amerikan bilim-kurgu dizileri çok daha büyük bütçeyle çekiliyor, ne o öyle alüminyum folyodan robotlar falan” diye düşünecek kadar zavallı insanlar olsa da (ki onlarla arkadaşlık etmiyorum zaten, facebook’tan teker teker deşifre edip siliyorum) 1963’ten beri ekranlarda yerini koruyan Doctor Who, bu düşüncelere kulaklarını tıkıyor. Doğal olarak bu kadar uzun süre ekranda kalan bir dizide aynı aktörlerin oynayacağını düşünmek biraz saflık olur. Zaman lordları ölmelerine yakın kendilerini komple rejenere edip bambaşka bir görüntüye sahip olabiliyorlar. Yanlış anlamayın, onların huyları bu; yoksa dizinin devamlılığını sağlayacak bir senaryo hilesi değil. Şimdiye kadar tam 11 aktörün aynı Doctor Who rolünü üstlenmiş olması da dizinin ne kadar uzun sürdüğüne dair bir ipucu veriyor (halbuki Demirel’i oynatsalardı böyle bir dertten kurtulacaklardı).&lt;br /&gt; Başta da söylediğim gibi, Doctor Who, bir bilim-kurgu dizisi. Zaman lordlarının sonuncusu olan bu arkadaşımız uzay ve zamanda telefon kulübesi görünümlü uzay gemisiyle hareket ederek maceradan maceraya koşuyor; iyilerin yanında kötülerin karşısında, haklıyı haksıza karşı savunuyor. Ölmesine yakın da kendini bir 30bin bakıma aldırdığını düşünecek olursak, aslında bu yolculukların çok yalnız geçtiğini zannedebilirsiniz. Ama kahramanımız 900 küsur yaşın verdiği bir bilgeliğe sahip (benzer bir örnek için bakınız:yoda); serüvenlerinde her zaman yanına güzel bir bayan da alıyor ki, yalnız geçen bol yıldızlı galaksi gecelerinde ağlamak istediğinde başını koyabileceği bir omuz olsun. Bu bayanlar ile arasında sürekli bir elektriklenme söz konusu; hah tamam bu sefer oldu, bundan sonra birlikte olacaklar, öpüşüp barışacaklar diyorsunuz ama hep bir mazeret, hep bir bahane.  Biz bunun benzerini X-Files’da Mulder ve Scully arasında da görmüştük; onlar da kurudular kaldılar bak demekle yetiniyorum.&lt;br /&gt;  2005 yılında tekrardan zamanla yitirdiği popülaritesini yakalama girişiminde bulunan Doctor Who, bence bu başarısını David Tennant’lı bölümleriyle yakalıyor. Küçük bir çocukken BBC’de Dr. Who bölümleri izleyerek aktör olmaya karar veren Tennant, bu isteğini yakalamış olsa da, rolün üstüne yapışmaması için her aktörün günün birinde vermesi gereken kararı vererek 2009 yılında Doctor Who rolünden ayrıldı. Yerine geçen Matt Smith, Tennant’ın pabuçlarını doldurabilir mi bilmiyoruz; ama dünya döndükçe ve metalik Dalek’ler yok etmeye devam ettikçe biz dünyalıları bir çok dertten ve olası yok olmadan kurtaracağı kesin. Bilim-kurgu janrını biraz Amerikan egemenliğinden alma derdindeyseniz size Doctor Who’yu tavsiye ederim. Dışarıdan sadece basit bir telefon kulübesi gibi gözükebilir, ama içerisi sandığınızdan çok daha büyük.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-8002348226631107680?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/8002348226631107680/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=8002348226631107680' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8002348226631107680'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8002348226631107680'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2010/07/galaksi-hekimler-ve-tabipler-odas.html' title='Galaksi Hekimler ve Tabipler Odası'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-7375614975392221309</id><published>2010-07-07T20:34:00.000+03:00</published><updated>2010-07-07T20:34:56.125+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gake no ue nı ponyo'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayao miyazaki'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='anime'/><title type='text'>Miyazaki'ye Mektup</title><content type='html'>(Resetmagazine yazısından kopipeyst'tir) &lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.impawards.com/intl/japan/2008/posters/gake_no_ue_no_ponyo.jpg" alt="ponyo" /&gt;&lt;br /&gt;        Sevgili Hayao Miyazaki,&lt;br /&gt;Biliyorum sen bunu hep yapıyorsun.  Her yeni filmini izlediğimde içinde bulunduğum dünyadan beni soğutup, senin yarattığın dünyada yaşamak istememi sağlıyorsun. Bunun ne yazık ki gerçekleşmeyecek bir hayal olduğunun farkına vardığımda da beni hayal kırıklığına uğratıyorsun. Bu yüzden sana kırgınım ve sana laflar hazırladım.&lt;br /&gt; İlk olarak yaptığın filmlerin birer animasyon olduğunu sana hatırlatmak isterim. Her saniyesinde ayağı başı ayrı oynayan kareler yapıyor olman hem emrin altında çalışan animatörleri, hem de onları düşünen beni üzüyor. Eskiden sabit bir fon üzerinde takılan karakterler olurdu, hiç mi izlemedin Tom ve Jerry çizgi filmlerini? Hadi Disney 1940’ta “Fantasia” diye uzun metrajlı bir animasyon çıkardı; orada bir çizgi filmin aslında sadece birbirinin beynini patlatmak isteyen iki düşman karakterden ibaret olması gerekmediğini gördük. Fantasia ‘da da her bir yeri ayrı oynayan sahnelere şahit olduk; dans eden süpürgeler,  mantarlar gördük. Ama Disney bile bu işten ağzının payını alıp ne kadar çalışma gerektirdiğini gördü, taa 1999’a kadar bir yenisini yapmaya cesaret edemedi. Sen neden kendi animatörlerine acımıyorsun, bir de bilgisayar kullanmadan sadece el emeği ile çizilen karelere onay veriyorsun? &lt;br /&gt; “Sen to Chihiro to Kamikakushi/Spirited Away” i izlediğimde de aynı duygu seline kapılıp göz yaşlarına boğulmuştum. Belki dedim, bu sefer dedim, sana son bir şans daha vereyim dedim; ama ne oldu, “Gake no ue no Ponyo/Ponyo on the Cliff by the Sea” yi izledim. Şimdi senin yüzünden buradaki evimi barkımı satıp, bir adaya yerleşip, bütün gün denizlere uzaklara bakmak istiyorum. Belki bir gün deniz kenarında insan suratlı bir balık bulurum da, o da beni sever, sonsuza dek mutlu mesut yaşarız. &lt;br /&gt; James Cameron’un Avatar’ını izlediğimde de sonsuza dek Pandora’da yaşarmışım gibi  geldi. Ama sonra düşündüm, dişleri kafam kadar yaratıklar var, gece uykumda gelip oramı buramı ısırırlar hoş olmaz dedim. Üzerimdeki etkisi çok fazla olmadı. Hem rahat nefes bile alınmıyor, karbon fiber kemiklerim de henüz yok, ağaçtan ağaca da atlayamam; düşüp kafamı gözümü yararım kesin. Gece parlayan yaratıklar öyle bir gece klubü ortamı; bastığın toprak ışıldıyor, sanırsın ki Billie Jean klibindeyiz. Vazgeçtim bu sevdadan. Ama Gake no ue no Ponyo’daki gibi ufak bir adada yaşayayım, sonra birden denizler altı 20bin fersah olsun, böyle Kanagawa’nın büyük dalgası gibi dalgalar gelsin üstüme üstüme. Ama sonra bir bakayım aslında onlar dalga değilmiş, yüzen kocaman mavi balıklarmış. &lt;br /&gt; Ayrıca yarattığın karakterleri bu kadar sevimli yapma gibi bir zorunluluğun olduğunu zannetmiyorum. Senin yüzünden dalyan gibi Türk delikanlılarını bırakıp Japonya’ya yerleşip oradan birisiyle evlenmeyi düşünüyorum; sırf senin çizimlerindeki gibi boy boy çocuklarım olsun diye. Dağlık da bir araziye yerleşeceğim ki, kız çocuklarım yokuş aşağı koşarken etekleri arkaya doğru hafif havalansın,  sonra dengelerini kaybedip taklalar ataraktan inişlerini tamamlasınlar. Ben de bunları izleyip “ah ne sevimliler, değil mi?” diye iç geçireyim.  &lt;br /&gt; Ne yazık ki dünya senin yarattığın gibi sevgi pıtırcıklarından oluşmuyor. İnsanların başına kötü şeyler gelse bile en sonunda kazanan sevgi olmadığı da oluyor (ki büyük çoğunlukla olmuyor zaten). Ama ben alışığım buna zaten, insanoğlundan çok da fazla bir beklentim yok . Öyleyse neden içimde bir umut ışığı yakıp sonrasında gerçeklerle yüzleşince beni hayal kırıklığına uğratıyorsun?  Ben de isterdim otobüs durağında yağmur altında benimle birlikte bekleyen kocaman bir hamster olsun, bulutlar üstünde uçan şatolar, sular altında deniz kızları olsun. Ama olmadığının farkındayım ve bunların yokluğu kör kör parmağım gözüne şeklinde neden bana hatırlatıyorsun? Yaptıklarını insanlık dışı buluyor ve sana teessüf ediyorum.&lt;br /&gt; Peki bu hikâyeler aklına nereden geliyor? Senaryoyu yazarken emrinde çalışan 50 tane saf ve masum çocuk bulundurup onlara mı danışıyorsun? Yoksa akşamları kurabiyeni yiyip sütünü içtikten sonra rüyaya mı yatıyorsun? Yaşadığın yer bütün dünyanın pisliklerinden ve kötülüklerinden arınmış bir yer mi, öyle bir yer varsa neden bize açıklamıyorsun? Lost bu sezon bitiyor bak, onlar bile bazı sırlarını açıkladılar ve bizi son anda kanser olmaktan kurtardılar, sen bize bu işkenceyi kasten mi yapıyorsun?&lt;br /&gt; Animasyonlarını hiç “live action” film haline getirmeyi düşündün mü? Eğer böyle bir planın varsa şayet bileyim, hemen seçmelere katılayım. Yalandan bile olsa senin dünyanda var olmak istiyorum, maksat dostlar alışverişte görsün. Gake no ue no  Ponyo’daki Fujimoto karakterini de Johnny Depp şahane canlandırır, benden tavsiye. Ama bir ricam var, mümkünse Tim Burton çekmesin, o da son zamanlarda iyice cıvıdı, başucu kitabım “Alice in Wonderland” hiç olmamış beğenmedim. &lt;br /&gt; Sözlerime son verirken senden bir ricam daha olacak. Bir daha bir animasyon tamamladığında mümkünse bana haber verme. Bir kez daha “reel hayata dönme” travmasını atlatabileceğimi sanmıyorum. &lt;br /&gt;Saygılarımla,&lt;br /&gt;Bir numaralı hayranın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-7375614975392221309?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/7375614975392221309/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=7375614975392221309' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7375614975392221309'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7375614975392221309'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2010/07/miyazakiye-mektup.html' title='Miyazaki&apos;ye Mektup'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-9192887548549223541</id><published>2010-07-07T20:25:00.001+03:00</published><updated>2010-07-07T20:32:12.964+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='megan fox'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='jennifer&apos;s body'/><title type='text'>Jennifer ve Dadaşları</title><content type='html'>(Resetmagazine yazısından kopipeyst'tir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz aklı başında, omurilikten ziyade beyin üzerinden komut yürütüp çalışan, yeni öğrendiği kelimeleri cümle içinde kullanabilen bir kız evladı olarak ekranda ya da renkli magazin sayfalarında gördüğü dişi bireyleri kendimle kıyaslamam; bunlara baktığı ve olası fantaziler kurduğu için erkek arkadaşımı suçlayıp kavga çıkarmam, Vulkanlı Spock için “mantıkdışı” gelebilir. Hele bir de içten içe nefret duyduğum halde bu bayanlar hakkında çıkan dedikoduları okumam , internetler üzerinden makyajsız fotoğraflarını bulup, bilumum şahsa forwardlayıp “ahı ahı ahı” diye gülmem de sağlıklı bir davranış olmayabilir. Hatta ve hatta abartıp bu bayanlar benim de göz zevkime hitap eden karşı cinsle beraberlikler kuruyorsa, onların voodoo bebeklerini yapıp her sabah kalktığımda gözlerine dizlerine iğneler batırıyor olmam (cehennemlerde çürüyeceksin Rachel Bilson, Anakin’imi kaptın) bir ruh hastalığına işaret ediyor olabilir, ama ben bu saydıklarımı yaptığım için pişman değilim.&lt;br /&gt;Megan Fox’ı Michael Bay sayesinde Transformers ile tanıyıp, dişi kitle olarak anında nefret etmiştik. Dünya üzerinde zaten Angelina Jolie isimli bir bayan vardı; Brad Pitt’i koluna takıp çoluk çocuğa karışarak evinin kadını olmuş, boş zamanlarında kendini hayır işlerine adayıp gezdiği ülkelerden souvenir olarak evlatlık almış bir insandı. Ha tam kurtulduk böyle bir tehditten, nasıl olsa Brad Pitt’ten iyisini bulacak değil ya, koşup benim sevgilimi mi çalacak Brad’i bırakıp diye kendi çapımızda sevinirken, 2007 yazında sırtından boncuk boncuk süzülen terleri ve kalçasının az altında biten eteğiyle araba kaputuna eğilmiş bir bayan, bütün dünyamızı alt üst etti. Zaten allahın cezası Victoria’s Secret, erkeklerin gözündeki kadın imajının çıtasını arşa değer başım haline getirmişken bir de Amerikan standartlarına göre anca legal yaşta olan bir bayanın nereye dönsek karşımıza çıkıyor oluşu dağlara taşlara haykırmamıza sebebiyet verdi. &lt;br /&gt;Megan Fox’ın el baş parmaklarının ayak parmağından hallice oluşu, rol yapmaktan anladığının uzaklara boş boş bakıp dudaklarını çemçükçe büzmekten ibaret olduğu, dövme seçimi konusunda sırtına kitap yazdırmak gibi korkunç tercihler yaptığı gibi propagandalarım başarısızlıkla sonuçlansa da ben yılmadım; kedi olsam değil ciğere pis demek, vejetaryen olur kıvama geldim.  Ama ünlü İtalyan düşünürü Don Carleone’nin de salık verdiği gibi, insan dostlarını yakın, düşmanlarını daha da yakın tutmalı. Kendisini sevmesek de yaptığı işleri takip etmeli, illa çamur atacaksak güncel konular üzerinde yoğunlaşmalıyız.  Scream serisi bitti biteli de ağzımızın tadıyla “teen slasher” izleyemediğimizden kelli, “Jennifer’s Body” ya da über fantastik Türkçe çevirisiyle “Kana Susadım”; (Step Mom-Omuz Omuza’dan sonra favorilerim arasına girer bu çeviri) filmine gitmek kaçınılmaz bir son olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://noctupad.files.wordpress.com/2009/07/jennifers_body_ver2.jpg" alt="jen" /&gt;&lt;br /&gt;Jennifer’s Body, Megan Fox’tan ayrı olarak, Juno filminin özgün senaryosuyla Oscar’ı şöminesinin üstüne koymaya hak kazanan Diablo Cody tarafından yazıldığı için ilgimi çekmiş bir filmdi. Fragmanında popüler kültüre göndermeler yapan diyalogların bulunduğu, Megan Fox’ı olabildiğine çirkin gösterdiği, The O.C. dizisiyle genç kızların kalplerinde taht kuran Adam Brody’nin de rol aldığından ötürü,  filme olan merakım daha da kabarıyordu. Ben ve salondaki birçok erkek Jennifer’s Body’ye, Megan Fox’ın Meryl Streepvari performansını görmekten ziyade acaba filmin kaçta kaçında donunu göreceğiz diye gittiğimizden ötürü pek bir korku filmi ambiyansı yakalayamadık. Filmin zaten janrını korku-komedi olarak lanse ediyor olmaları bence “Ben aslında porno değil komedi filmi çektim” diyen Şahin K.’dan daha inandırıcı olamıyor. &lt;br /&gt;Diablo Cody’yi Juno ile çok sevmiş olmama rağmen kendisinin “one hit wonder” olduğunu düşünmeme yol açtı Jennifer’s Body. Juno’yu aslında güzel yapan Ellen Page ve Michael Cera’nın harika oyunculuğu, Jason Reitman’ın da yönetmenliği olduğuna karar verdim. Zira Jennifer’s Body’de böyle etkenler olmadığından ötürü Megan Fox’ı ne kadar donla gösterirlerse göstersinler bir süre sonra bayıp saatinizi kontrol etmeye, filmden çıktıktan sonra nerde ne yiyeceğinizi düşünmeye başlıyorsunuz. Hasetimden çatlamakla bir alakası yok bunun, sinema salonunu filmin ortasında terk eden birçok babayiğit, tezimi güçlendiriyor. Diablo Cody’ye buradan teessüflerimi sunuyorum; ruhunu her şeytana teslim eden şahsiyet böğrünü etrafa saçacak diye bir kural yok; Allaha şükür taa küçük bir çocukken izlediğim yediğini midesinde tutamayan blumik Linda Blair sağolsun, The Exorcist yüzünden korkumdan uyuyamayıp gecelerim gündüzlerime karışmıştı. Gerçi benzer bir sahneyi Megan Fox’tan izlemek her ne kadar eğlenceli olsa da, yeni bir şey görmüş olmuyoruz.  Filmde stereotipik Amerikan lisesi karakterleri de biraz sığlık katmış; bir İtalyan bir Fransız bir Laz fıkraları gibi bir sporcu, bir gotik/emo, bir kitap kurdu gibi fazla yüzeysel kalmış karakterlere dönüşmüş.&lt;br /&gt;Filmin yönetmeninin, senaristinin ve iki başrol oyuncusunun da bayan oluşu feminist hareketi ne kadar destekler bilemiyorum; ama  Jennifer’s Body sinemada izlemektense yapacak hiçbir işiniz olmadığı bir akşam birkaç arkadaş toplaşıp DVD’den de izleyebileceğiniz bir film. Hiç değilse böylelikle Megan Fox’ın böğürerek kustuğu sahneyi başa alıp tekrar tekrar izler, dakikalarca gülersiniz. Ben şahsen sinemada etrafa ayıp olmasın diye çok gülemedim, içimde kaldı. Ayrıca ufka boş boş bakıp dudak büzerek de milyon dolarlar alınıyorsa ve buna oyunculuk deniyorsa, herhangi bir petshoptan alabileceğiniz Japon balıkları da aynısını yapıyor, üstelik fiyatları da çok uygun. Filmin posteri de True Blood’dan çalmışlar gibi duruyor. Hem söylemeseydim de çatlardım, Megan Fox da o kadar güzel bir kadın değil, peh.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-9192887548549223541?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/9192887548549223541/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=9192887548549223541' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/9192887548549223541'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/9192887548549223541'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2010/07/jennifer-ve-dadaslar.html' title='Jennifer ve Dadaşları'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-1951710532242452150</id><published>2010-07-07T20:15:00.000+03:00</published><updated>2010-07-07T20:15:23.431+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rehber'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zombi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zombieland'/><title type='text'>Olası Bir Zombi Saldırısı Esnasında Hayatta Kalma Rehberi</title><content type='html'>(Resetmagazine yazısından kopipeyst'tir)&lt;br /&gt;                       &lt;b&gt;(Hitchhiker's  Guide to Zombieland)&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;         Fantastik ya da doğaüstü yaratıklar barındıran korku filmlerini düşünecek olursak vampirler, kurt adamlar, kimyasal atık ya da benzeri bir kazaya maruz kalan yaratıklar ve zombiler aklıma geliyor. İlk ikisini Twilight serisi birçokları için bertaraf ettiğinden ötürü (hadi güneşte simli simli parlayan cinsel kimliği belirsiz vampirleri sindirdik diyelim, chowchow köpeklerinden hallice kurt adamlar fazla oldu ama) elimizde tutunacak dal sayısı cidden azalıyor. Velhasıl, zombiler gibi metaforik anlamları da olan korku filmi donelerine elimden geldiğince sımsıkı sarılmaya çalışıyorum.&lt;br /&gt; Her şey George Romero’nun Night of The Living Dead filmini çekmesi, sinemada çocukların korkudan ağlaşması ile başladı. Baktılar ki zombiler insanları korkutuyor, arada bir de fazladan mesaj kaygılı oluyor;  basalım filmleri gelsin paralar gibi bir düşünce doğdu. Buna bir itirazım yok tabi, yalnız Twilight Saga’sının 3. Kitabını okumadığımdan kelli (var mı onu da bilmiyorum ya), bu kitapta zombilere bulaşırsa fena halde bozulacağım.&lt;br /&gt; Zombileri sevmemizin haklı sebepleri var. Diyelim ki bir zombi istilası oldu ve siz henüz ısırılmamış olan mutlu azınlıktansınız. Erzak ihtiyaçlarınızı karşılamak üzere mahalle bakkalına gitmek için evden çıktınız.  Sözüm ona alacaklarınız 2 karton sigara, bir kasa kola ve 25 paket cips gibi elzem ihtiyaçlar. Ama yanınıza güvenliği elden bırakmamak adına bir beysbol sopası, bir tüfek ve şarj edilebilir testere aldınız (tabi bunlar her evde bulunan şeyler, yakında ikea’dan bile edinebilirsiniz, yeter ki birleştirme talimatlarına uyun). Yolda giderken karşınıza senelerdir sinir olduğunuz alt katınızda oturan yaşlı teyze çıktı. Ne zaman arkadaşlarınız eve gelse, müziği biraz açsanız, tavana süpürge sapı ile vurma vasıtasıyla sizi uyarıp sinir ediyordu. Size doğru yüzünde boş bir ifadeyle yalpalayarak geldiğini, gözlerinin felfecir olduğunu  ve ağzının kenarından salya/kan karışımı pis bir sıvı aktığını gördünüz. Normal şartlar altında ense köküne meşe odunu ile vursanız önce sizi manyak diye içeri alırlar, sonrasında tek celsede cinayetten hüküm giyip hapse girersiniz. Ama zombi istilasının içinde yatan güzellik bu ya, dilediğinizce saldırmakta serbestsiniz. Benzer şekilde, bir markete girdiğinizde market arabalarının arkasına binip, elinizi raflardan içeri sokarak hızla arabayı ittirmek gibi fantezileriniz olabilir. Yapmaya kalktığınızda market görevlileri sizi hemen yakalayacaktır, siz de onlara hesap vermek durumunda kalacaksınız. Zombi istilası gibi felaketlerde ise size doğru yürüyen market görevlisinin alnının çatısına nişan alıp ateş etmek, yapmadığınız takdirde sizi belaya sokacak bir durum. Bütün bunlardan en önemlisi ise, arabayla yolda giderken birden caddeye atlayan yayaları ezmemek adına acı fren yapmak yerine, gazı daha da kökleyip arabanın üstünden uçmalarını sağlamak gibi hayalleriniz olabilir. Normal koşullar altında bu tarz bir davranış ayıplansa da zombilerle karşı karşıyaysanız doğal karşılanır. İşte bu sebeplerden ötürü Kürtleri desteklemesem de zombi açılımını destekliyorum.&lt;br /&gt; Zombiler çoğu zaman bir korku filmi öğesi olarak düşünülüyor. Ben de Shaun of the Dead’i izleyene kadar böyle bir düşünce yapısına sahiptim. Zomcom diye bir türün ortaya çıkmasına bir yandan sevinip, bir yandan da acaba devamını çekerler mi diye düşüncelere kapılırken Zombieland diye bir filmin çekilmiş olması beni bin atlının çocuklar gibi şenlenmesi ayarında sevindirdi. &lt;br /&gt; Zombieland size olası bir zombi istilasında nasıl davranmanız gerektiği konusunda tüyolar vererek bir hayatta kalma rehberi özelliğini taşıyor. Eğer bu konuda endişeleriniz varsa, belgesel tadında da izleyebileceğiniz bir film. Woody Harrelson’ın Natural Born Killers’daki şevkle silah kullanan halini özlüyorsanız,  Zombieland derdinize deva olabilir. Bir diğer başrol oyuncusu Jesse Eisenberg’dan biraz Michael Cera tandansı almam da Natalie Portman-Keira Knightley ‘de olduğu gibi ilki olmadı mı diğeri kullanılabilir bir seçenek bize sunuyor. &lt;br /&gt; Zombi filmlerinin tek kötü yanı benim gibi kolay tesir altında kalabilen insanların filmi izlediklerinin ertesi günü spor mağazalarına koşup beysbol sopası alma gibi heveslere sokma eğilimleri. Benzer bir durumu okulda proje teslim haftasında günlerce uyumayıp çizim yaparken arada kafamızı dağıtmak adına GTA oynadığımızda yaşamıştık. Elimizde projeler ve maketler, sabahın köründe taksi beklerken bir tanesinin bile durmaması üzerine o uykusuzlukla yola atlayıp, geçen arabalarının sürücü tarafındaki kapılarına saldırmaya çalışmam; son anda biraz daha uyanık arkadaşlarımdan birisi tarafından durdurulmam ve olası bir facianın engellenmesi, durumuma örnek teşkil ediyor. Şimdi yarın işe giderken yolda önüme atlayan yayaları ezmemek için kendimi nasıl tutacağımı bilemezken gece gece Zombieland izlemenin çok da akıllıca bir davranış olmadığına kanaat getirdim.&lt;br /&gt; Zombieland her zombi filmi gibi, kulaklarınızdan taşan insan sevgisini sorgulattıran bir film. Herkesin zombiye dönüştüğü post apokaliptik bir durumda takınacağınız tavır, sizin hayatta kalma yüzdenizi belirliyor. Ya “ben silah tutamam, insanları öldüremem” diyerek kendi sonunuzu hazırlayacaksınız, ya da hayatta kalmak için elinizden geleni ardınıza koymayacaksınız. Ama bir zombi filmi olsa da hayat sadece beyin dağıtmaktan ibaret bir şey değil, arada dükkan dağıtarak ya da lunaparka gidip oradaki zombileri öldürerek bir şekilde küçük şeylerden de olsa zevk almasını bilmek lazım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-1951710532242452150?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/1951710532242452150/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=1951710532242452150' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/1951710532242452150'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/1951710532242452150'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2010/07/olas-bir-zombi-saldrs-esnasnda-hayatta.html' title='Olası Bir Zombi Saldırısı Esnasında Hayatta Kalma Rehberi'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-4229997448404587334</id><published>2009-10-19T21:46:00.000+03:00</published><updated>2009-10-19T21:46:14.241+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='takashi miike'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sukiyaki western django'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='quentin tarantino'/><title type='text'>Sushi Western vs. Spaghetti Western</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;Yazdığım yazıları Reset! Magazine'e yolladığımdan ötürü buraya pek birşey yazmadığımı, daha doğrusu yazamadığımı farkettim. Bu yüzden daha önceden yazdığım bir yazıyı copy+paste yapmakta bir sakınca görmüyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;meta content="text/html; charset=utf-8" http-equiv="Content-Type"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Word.Document" name="ProgId"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 12" name="Generator"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 12" name="Originator"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5Cecchi%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;/link&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5Cecchi%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_themedata.thmx" rel="themeData"&gt;&lt;/link&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5Cecchi%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_colorschememapping.xml" rel="colorSchemeMapping"&gt;&lt;/link&gt;&lt;style&gt;&lt;!-- /* Font Definitions */ @font-face	{font-family:"MS Mincho";	panose-1:2 2 6 9 4 2 5 8 3 4;	mso-font-alt:"ＭＳ 明朝";	mso-font-charset:128;	mso-generic-font-family:modern;	mso-font-pitch:fixed;	mso-font-signature:-536870145 1791491579 18 0 131231 0;}@font-face	{font-family:"Cambria Math";	panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4;	mso-font-charset:1;	mso-generic-font-family:roman;	mso-font-format:other;	mso-font-pitch:variable;	mso-font-signature:0 0 0 0 0 0;}@font-face	{font-family:Calibri;	panose-1:2 15 5 2 2 2 4 3 2 4;	mso-font-charset:0;	mso-generic-font-family:swiss;	mso-font-pitch:variable;	mso-font-signature:-1610611985 1073750139 0 0 159 0;}@font-face	{font-family:"\@MS Mincho";	panose-1:2 2 6 9 4 2 5 8 3 4;	mso-font-charset:128;	mso-generic-font-family:modern;	mso-font-pitch:fixed;	mso-font-signature:-536870145 1791491579 18 0 131231 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal	{mso-style-unhide:no;	mso-style-qformat:yes;	mso-style-parent:"";	margin-top:0cm;	margin-right:0cm;	margin-bottom:10.0pt;	margin-left:0cm;	line-height:115%;	mso-pagination:widow-orphan;	font-size:11.0pt;	font-family:"Calibri","sans-serif";	mso-ascii-font-family:Calibri;	mso-ascii-theme-font:minor-latin;	mso-fareast-font-family:"MS Mincho";	mso-fareast-theme-font:minor-fareast;	mso-hansi-font-family:Calibri;	mso-hansi-theme-font:minor-latin;	mso-bidi-font-family:"Times New Roman";	mso-bidi-theme-font:minor-bidi;}.MsoChpDefault	{mso-style-type:export-only;	mso-default-props:yes;	mso-ascii-font-family:Calibri;	mso-ascii-theme-font:minor-latin;	mso-fareast-font-family:"MS Mincho";	mso-fareast-theme-font:minor-fareast;	mso-hansi-font-family:Calibri;	mso-hansi-theme-font:minor-latin;	mso-bidi-font-family:"Times New Roman";	mso-bidi-theme-font:minor-bidi;}.MsoPapDefault	{mso-style-type:export-only;	margin-bottom:10.0pt;	line-height:115%;}@page Section1	{size:595.3pt 841.9pt;	margin:72.0pt 72.0pt 72.0pt 72.0pt;	mso-header-margin:35.4pt;	mso-footer-margin:35.4pt;	mso-paper-source:0;}div.Section1	{page:Section1;}--&gt;&lt;/style&gt;  &lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Pazar günlerinin miskinliği herhalde TRT 2’de yayınlanan Hikmet Şimşek’le Pazar Konseri&amp;nbsp; eşliğinde yenen şehzade düğünlerine yaraşır bir kahvaltının ağırlığından sonra, sindirme amaçlı yapılması gereken bir yürüyüş yerine koltuğa malak gibi yatıp babamla western filmi izlememizden geliyordu. Sabah sabah midemize indirdiğimiz yağı ağzınıza götürürken kucağınıza&amp;nbsp; damlayan sucuk ve baconlar her ne kadar atardamarlarımızın iç çeperlerinde kalıcı etkiler bırakmış olsa da, seksenli yıllardaki pazar sabahlarının güzelliğini halen aramaktayım. Hikmet Şimşek öldü, ıssız öcün kaldı ama ben hala o zaman izlediğimiz filmleri zaman zaman tekrardan izleme ihtiyacı duyuyorum, aynı tadı belki yakalarım diye. Aynı dönemde bazen gazetelerle birlikte verilen Red Kit ya da Kaptan Swing çizgiromanları da Amerika’nın ortabatısı hakkında gereğinden çok bilgi sahibi olmamı sağlamıştı. O zamanlar daha henüz faşist olmamıştım; öldürülen Kızılderillilere üzülür, Joe Dalton’un aslında çok zeki ama akraba kısmından şanssız olduğunu düşünürdüm. Belki yüzümü gözümü&amp;nbsp; boyayıp “hülülülü” diye evin içinde koşturmadım ama içten içe John Wayne’e gıcık olur, Charles Bronson’ın bıyıklarından korkar, Clint Eastwood’u ise itici bulurdum. Bu filmlerin aslında Amerikan propagandası yapan, içten içe subliminal mesajlar veren filmler olduğunu algılamam 4 yaşımda olduğumdan kelli biraz zordu. Bu propagandanın aslen Amerikalı olmayan İtalyan yönetmen Sergio Leone tarafından çekilmiş olduğunu öğrenmemdeki şaşkınlığın ne kadar içler acısı olduğunu kelimelerle tezahür edemiyorum. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Spaghetti Western terimi de bu filmlerin İtalyan yönetmen tarafından İtalya’nın güneyinde ya da İspanya’da çekilmiş olmasından ileri geliyor. Aslında çok düşük bütçeli olan bu filmler sinema tarihi açısından belirli bir döneme damgasını vurmuş, hatta kült seviyesine ulaşmıştır. A Fist Full of Dollars, A Few Dollars More, The Good The Bad and the Ugly (ki bunun bir de Türk versiyonu var; The Good The Bad and the Gudubet olarak, Oğuz Aral’a saygılarla) aklıma gelen en önemli üçleme. İyiler her zaman kazanır (ki aslında hangisinin iyi hangisinin kötü olduğu da sayfalarca tartışılabilecek bir durum, ama gerçekten hepsi çirkin) ve filmler şanlı Amerikan bayrağının dalgalanmasıyla biterdi. Tabi bu gene bir saçmalık, İtalyan bir yönetmen kendi topraklarında film çekiyor; akdenizin yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen ikliminde yetişen makilerini bize vahşi batı semaları diye yutturuyor; üstüne üstlük bir de İspanyol figüranları bize Meksikalı diye kakalıyor. Tabi bu kadar kafayı takmamak, sadece filmi izleyip tadına varmak lazım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Tarantino aslen sinema eğitimi almadığı halde gençken çalıştığı video kiralama yerinde bolca izlediği filmler sayesinde kendi kendini eğitmiş alaylı bir yönetmen. Çektiği her filmde başka bir türü deneyip, hepsinde kalıpların dışına çıkıp belki de sinema tarihini baştan yazıyor. Ben de çok film izliyorum ama koşup film çekmeye çalışıp kendimi rezil etmekten korkuyorum. Tarantino’nun filmlerinde şahsına münhasır detaylar, filmi onun çektiğini bilmeseniz de izlemeye başladıktan sonra bunun bir Tarantino filmi olduğunu anlamanızı sağlıyor. Takashi Miike de Japon sinemasının ünlü yönetmenlerinden. Her ikisi de film çekme işini aslında bir eğlence olarak gördüklerinden, çektikleri filmler de birbirlerine yakın filmler olduğundan olsa gerek bir gün olası bir rakı sofrasında karşılıklı oturup “neden biz bir film çekmiyoruz birlikte yahu?” diye konuşmuş olabilirler. Quentin Tarantino’nun bitmez tükenmez Japon/uzakdoğu aşkı da buna bir vesile olmuş olabilir. Öyle ya da böyle, bu iki isim birleşerek Sukiyaki Western Django isimli bir film çekerler ve beğenimize sunarlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Sukiyaki Western Django, atası Spaghetti Westernlerin yolundan gitmeyi tercih etmiyor. Edo dönemi Japonya’sını hoop taşıyıp&amp;nbsp; Teksas’ın göbeğine yerleştirseydiniz nasıl olurdu sorusunun cevabını bu filmde bulabilirsiniz. İklimsel ve botaniksel olarak vahşi batıda hissetseniz de, kasabaya girerken sizi karşılayan tak ve üstündeki kanjiler aslında bambaşka bir yerde olduğunuz hissiyatını veriyor. Mimari gene Edo dönemi Japonya’sından esinlenilmiş; saloona girerken fiyakalı bir şekilde çarpan kapıları iki yana savurtturamıyorsunuz. Seçmeniz gereken birbirinden korkunç görünen haydutlardan oluşan Kırmızı Heikeler ve biraz daha insani görünümlü Beyaz Genjiler var.&amp;nbsp; Genjilere daha insani dememin sebebi 14 yaşında kız çocuğu gibi peşinden koştuğum Masanobu Ando da olabilir ama orasını karıştırmıyorum. Kendisini ilk olarak Battle Royale isimli Takashi Kitano filminde ruh hastası Kiriyama rolünde izlemiştik, o gün bugündür seçkin film marketlerde ısrarla ararım ve isterim. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;span lang="SV"&gt;Filmde en çok dikkatimi çeken detaylar, kullanılan kostümler. 19. Yüzyılın ortasında altına hücuma Avrupalılar ve Amerikalılar yerine Japonlar gitseydi; blucin pantolon ve kovboy çizmeleri yerine biraz daha vücuda yapışan kimonolar giymeyi tercih etselerdi, halamın bıyıkları olsaydı da amcam olsaydı bir durum söz konusu. Bellerinin iki yanında tabancanın yanı sıra bir de üstüne üstüne gelen kurşunları savuşturmak için katana da kullanırlar, kalabalık ortamlardan kaçmak için shuriken de atarlardı. Hadi Japonlar zaten az biraz Amerika özentisi; keza animelerde de rastlıyoruz bu duruma. (Trigun animesini izlediyseniz, Sukiyaki Western Django’da da ona yakın bir tat alacaksınız) Sukiyaki Western Django da aslında anime olmalıymış da live action çekilmiş bir film gibi duruyor. Kullanılan kamera açıları, karakterler, kostümler animeden fırlamış gibi duruyor. Bu konuda da Miike’den çok Tarantino’nun parmağı olduğunu hissediyorsunuz (Kraldan çok kralcı olma durumu). &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Sukiyaki Western Django, türünün öncüsü olup daha çok ”sushi western” çekilmesini teşvik eder mi bilemiyorum, ama filmin tamamının İngilizce olması çekik gözlü film severler için biraz sinir bozucu. Zaten film ile ilgili yazabileceğim tek negatif eleştiri de bu olabilir, Japonca olsaydı belki daha izlenebilir olurdu. Zira İngilizce konuşan çekik gözlüler bende ister istemez kötü dublaj edilmiş kung-fu filmlerini çağrıştırıyor. Eskiden Japon malı, Çin malı diye aşağılanırken şimdi herşeyi Japonize etmeye çalışmak ne kadar ironik olsa da, westernleri de Japonlaştırmaya çalışmak kaçınılmaz oluyor herhalde.&amp;nbsp; Ne de olsa Beyaz Türkler akşam yemeğinde sushi yiyor, omuz başlarına kanjili dövmeler yaptırıyor, sabahlıkların yeni adı da kimono. &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; "&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="SV"&gt;Trailer da koyayım tam olsun:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="SV"&gt;&lt;object height="344" width="425"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/nluPs-nGngk&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x006699&amp;amp;color2=0x54abd6"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/nluPs-nGngk&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x006699&amp;amp;color2=0x54abd6" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-4229997448404587334?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/4229997448404587334/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=4229997448404587334' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/4229997448404587334'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/4229997448404587334'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/10/sushi-western-vs-spaghetti-western.html' title='Sushi Western vs. Spaghetti Western'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-5361825214630661433</id><published>2009-10-08T22:17:00.000+03:00</published><updated>2009-10-08T22:17:19.752+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mazeret'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='resetmagazine'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yazı'/><title type='text'>That's the way, a ha-a ha, i like it a ha-a ha</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;Buraya pek yazamıyorum demiştim ya işte, sebebi budur:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resetmagazine.net/resetsayi43/sinema/Shaun-of-the-Dead.html"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;bu bir&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resetmagazine.net/resetsayi43/sinema/Blood-The-Last-Vampire.html"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;bu iki&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resetmagazine.net/resetsayi43/sinema/Flight-of-the-Conchords.html"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;bu üç&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.resetmagazine.net/resetsayi43/sinema/Welcome-to-the-NHK-NHK-ni-Youkoso.html"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;bu dört&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;Ha bu arada benden pek hazzetmediği halde burayı da sık sık okuyanlara teşekkürleri bir borç bilirim.&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-5361825214630661433?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/5361825214630661433/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=5361825214630661433' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/5361825214630661433'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/5361825214630661433'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/10/thats-way-ha-ha-i-like-it-ha-ha.html' title='That&apos;s the way, a ha-a ha, i like it a ha-a ha'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-7547120229512260548</id><published>2009-10-06T18:18:00.000+03:00</published><updated>2009-10-06T18:18:28.955+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hollywood extreme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hardware upgrade'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='breast augmentation'/><title type='text'>Hollywood Extreme should be more extreme!</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/Sste1IBjwYI/AAAAAAAAAKM/lkrcKTEakJ0/s1600-h/botticelli_venus.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/Sste1IBjwYI/AAAAAAAAAKM/lkrcKTEakJ0/s400/botticelli_venus.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;Geçen akşam Hollywood Extreme izlerken aklıma geldi, (gerçi bir yandan hep aklımda ama olsun) estetik ameliyat yaptırsam mı diye. Bilenler bilir, dalga geçenler geçer (ben de pek bir üzülürüm ya, evet); ortalama bir göğüs ölçüsünden (herhalde 80-85 oluyor bu) daha ufak göğüslerim var. Senelerden beri en yakın arkadaşlarımın Nadide Sultan soyundan geldiği de düşünülecek olursa işitebileceğim lafların hepsini işittim, artık edilen lafların bünyemde bir etki yapması söz konusu değil. Nedir yani, açık yakalı birşey giyerim (ki saklayacak birşeyim olmadığımdan göbeğime kadar da açarım), "oo sırt dekolten çok güzelmiş"; "ilerde çocuğun olursa aç kalacak"; &lt;/span&gt;"&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;aha şu mermer masada bile daha çok pürüz var"; "12 yaşından beri bir gelişme gösteremedin" gibi laflar işittiğimde karşılıklı gülüyoruz. Zaten sorun da etmiyorum, zira kalçam da olmadığından ötürü oğlan çocuğu ebatlarını benimsemiş durumdayım. Ama oturdum inceledim, bu işin process i nedir öğrendim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;Öncelikle eğer bu tarz bir göğüs büyütme ameliyatına karar verdiyseniz karşınızda sizi birkaç yol bekliyor. Seçtiğiniz boydaki implantlar (ki normal/büyük/porno yıldızı olarak 3'e ayrılıyorlar) koltuk altınızdan başlayıp göğüs altınıza doğru ilerleyen ince bir kesikle, göbek deliğinizden açılan bir yuvadan göğsünüze kadar ilerletilen bir kanalla ya da göğüs uçlarınızın kavanoz kapağı gibi açılarak direkt ortasına yerleştirilmesi arasından seçim yapıyorsunuz. En az iz göbek deliğinden kalıyor ama bütün abdominal bölgeyi ağrılara teslim ediyorsunuz. Artık eskisi gibi silikon bazlı bir malzeme yerine tuzlu bir çözelti kullanıyorlar. Silikon kadar etkili bir sonuç vermese de herhangi bir yırtılma, akma durumunda sağlığınızı daha az tehdit ediyor. Düşünülenin ve görülenin aksine bu konuda hiçbir kompleksim olmamasına rağmen oturup izleyip üzerine de araştırma yapmış olmamın sebebi farklı. &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;Seneler boyu süren eğitimle zaten software upgrade i yapıyoruz. Eğitim bitiyor, iş hayatında da sürekli bir harddisk dolması yaşıyoruz. Ha bazılarının harddiskleri yetersiz kapasiteden ötürü bir yerden sonra alamıyor orası ayrı; bazen işlemci yavaş kalıyor ve algı sınırları zorlanıyor, bazen ram yetmediğinden ötürü mavi ekran veriyorlar. Nasıl bilgisayarlara 2-3 senede bir birtakım güncellemeler yapıyorsak kendi vücudumuza da bu tip şeyleri yapabilmeliyiz diye düşünüyorum. Henüz CRT monitör kullandığımız dönemlerde abartıp 21" ini almıştım, (hani bazı erkeklerin başka küçük yerlerini kompanse etmek için Hummer alması gibi) sonra zebellah gibi monitörün estetik açıdan ve masa kaybı açısından hoş olmadığını görerek 23"lik cinema display aldım. Hadi benimki görgüsüzlük biraz, ya da belki başka ufak yerlerime yönelebilecek olası ilgiyi dağıtmak için yaptım. Şimdi bilgisayarsal olarak memnunum hayatımdan, ama monitöre yakın bir para harcayarak kendi görüntümü de değiştirmeli miyim?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&amp;nbsp;Büyük göğüs merakı primal çağlardan gelen bir içgüdü. Açıklayacak olursam, büyük göğüsler ve yuvarlak kalçalar kadınlarda doğurganlığı simgeliyor. Zaten ilk çağlarda yapılan bereket/doğa/toprak tanrıçalarının idollerinde de böyle bir yaklaşım var. Kadının başlıca görevi doğurup üreyerek soyun devamını sağlamaktır. Aynı şekilde erkeklerde de geniş omuzlar, kaslı kol ve bacakların her zaman moda olması da o dönemlerden kalma bir durum. Erkeğin asıl görevi de kadını korumak, ava çıkıp kendisinin ve ailesini karnını doyurmaktır. Bu durumda büyük göğüs eğer "doğurganlığı" simgeliyorsa bunun neresi peki "seksi" diye düşünmeden edemiyorum. Basit bir şekilde "amaaan bunların hepsi aslında medyanın şişirmesi, ön tarafında iki tane karpuz taşımanın ne alemi var?" diye de geçiştirebilirdim ama bilimsel ve etnolojik bir şekilde açıklayayım istedim.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;Hollywood Extreme'de kendi vücutlarından ve görüntülerinden memnun olmayan bir grup insanın kendini beğenmek adına ne taklalar attığı anlatılıyordu. Eskiden çoğunlukla porno yıldızları ya da daha ciddi yapımlarda rol alan aktrislerin geçirdiği ameliyatların şimdi ayağa düştüğü, basit ev kadınlarının hatta benim gibi işsiz mimarların bile bu tarz ameliyatlar için bıçak altına yattığından bahsedildi (belki işsiz mimarlardan bahsetmediler ama geç bir vakitti, ben öyle algıladım). Ha benim böyle bir kompleksim yok, aman daha doğurgan durayım demiyorum ama eğer hardware upgrade yapabilme şansım varsa bu şansı daha başka alanlarda kullanmak istiyorum. 70'li yıllarda gösterilen "Six Million Dollar Man" ya da "Bionic Woman" dizilerindeki gibi olabilme şansım nedir, ben bunları öğrenmek istiyorum. Bir yerlerim büyüyecekse illaki, başka fonksiyonları da olsun. Örneğin bindiğim uçak düştüğünde beni şişme bot gibi karaya ulaştıracak göğüslerim olabilecek mi? Ya da araba kazası geçirirsem çarpışma anında airbag olarak kullanabilecek miyim? Ya da daha günlük hayat içinden düşünecek olursam, örneğin tv izlerken sehpaya ulaşmaya üşendiğimde üstüne bardak, patlamış mısır, kumanda, telefon gibi nesneleri koyabileceğim ekstra bir yüzeyim olacak mı? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;Kasanın kendisinin değişiminden çok kasanın muhteviyatındakileri değiştirebileceğim günleri merak ediyorum. Ekranlarım full HD olabilir ama ben ne kadar full görüyorum onu bilmiyorum. Açıkcası 720p ile 1080p arasındaki farkı iki görüntü yanyana gelmeden pek algılayamıyorsam aradaki çok gb lik ya da çok tl lik farkı neyleyeyim? Bir yandan yazı yazarken bir yanda 3ds max'te modelleme yapıp, bir yandan da dizi izleyebiliyorum (ki iphone'da bile multitasking yok) ama ya daha çok işi aynı anda yapmak istersem? RAM arttırımı nerden yapabiliyoruz? Bende kaç ram slotu var ve işletim sistemim ne kadara kadar destekliyor? Yeni service pack ne zaman çıkacak? Firewall'umu açtığımda belki daha hızlı torrent indirebiliyorum ama dışarıdan gelecek saldırılara karşı daha hassas oluyorum, virüs korumamın süresi doldu mu? Sürekli kullanmadığım dosyaları sıkıştırsam harddiskimden tasarruf eder miyim? Defrag etmem ne kadar sürüyor beynimi? İşime yaramayan ya da artık hatırlamak istemediğim dataları/insanları silsem geri dönüşüm kutusuna gider mi? Bazen bazı şeyleri hatırlamakta zorlanıyorum, google search kullanmama daha ne kadar var? İlla X Men olma gibi bir niyetim yok, ama doğanın bahşettiği bazı özelliklerimi overclock etmek istiyorum. Estetik cerraha gidip bir usb giriş taktırmak istediğimi söylesem nasıl karşılar bilemiyorum gerçi ama şimdilik tıp dünyasının benim isteklerimi karşılayabileceğini de sanmıyorum.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;Bir yandan düşününce de iyiki henüz bu tip şeyler yapamıyorlar diyorum. Etrafta "ay çok kilo almışsın şekerim varil gibi olmuşsun" dediğimiz bayanların "ama memelerim var benim" gibi bir karşı argümanla geliyor olduğu gerçeğine ithafen beni zeka sorgulama sürecine sokuyor olmaları, bu tarz beyin upgrade leri ile nasıl bir hale&amp;nbsp; gelecekleri konusunda beni endişelendiriyor. Görünüşüm belki fitness videosu yapan Raquel Welch ya da beyaz bikinileriyle Bond kızı Ursula Andress kıvamında değil ama henüz koşup ameliyat olacak kadar da komplekse girmedim. O gün geldiğinde de henüz beyin upgrade i yapamadıkları gerçeğini bilip de organ eksikliği yaşayanları parmağımla gösterip "peki şimdi tanrınız nerde?" diye güleceğim.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-7547120229512260548?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/7547120229512260548/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=7547120229512260548' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7547120229512260548'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7547120229512260548'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/10/hollywood-extreme-should-be-more.html' title='Hollywood Extreme should be more extreme!'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/Sste1IBjwYI/AAAAAAAAAKM/lkrcKTEakJ0/s72-c/botticelli_venus.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-2243892818299451132</id><published>2009-09-25T16:37:00.001+03:00</published><updated>2009-09-25T16:38:12.745+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='blog'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='resetmagazine'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='interface'/><title type='text'>Now in full technicolour!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SrzHE4it8ZI/AAAAAAAAAKE/fYk67eTP0ro/s1600-h/vintage_ad.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SrzHE4it8ZI/AAAAAAAAAKE/fYk67eTP0ro/s320/vintage_ad.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;Herşeyden sıkıldığım üzre blog'un görünüşü üzerinde de bir değişiklik yapma arayışına girdim. Uzun zamandır yazamayışımım sebebi bu değildi tabiki de; yok tatildi, yok anneleri İzmir'de ziyaretti, yok gribal enfeksiyonlardı , ev aramasıydı derken bir de işin içine &lt;a href="http://www.resetmagazine.net/"&gt;resetmagazine&lt;/a&gt;'de yazma girince zaten haftada bir anca yazabildiğim yazıları başka bir yerde yayınlanmak üzere gönderince benim elimde birşey kalmadı. (ellerim bak boş kaldı, evet)Yakın bir tarihte (umarım) burada da yeni serzenişlerimi, dertlerimi anlatma derdine gireceğim. Israrla refreshleyiniz.&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-2243892818299451132?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/2243892818299451132/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=2243892818299451132' title='5 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/2243892818299451132'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/2243892818299451132'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/09/now-in-full-technicolour.html' title='Now in full technicolour!'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SrzHE4it8ZI/AAAAAAAAAKE/fYk67eTP0ro/s72-c/vintage_ad.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-862881786276972581</id><published>2009-08-17T01:42:00.007+03:00</published><updated>2009-08-17T03:04:22.988+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='I Love You Man'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='romcom'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='düğün sezonu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Paul Rudd'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jason Segel'/><title type='text'>I do, or maybe I Do Not.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Düğünlü dernekli geçen haftalar sonunda, en sonunda bu haftasonunu evimde sağdan sola yuvarlanarak geçiriyor olmanın dayanılmaz hafifliği içerisindeyim. Her iki düğün de yakın iki arkadaşıma ait olduğu için gitmemem pek hoş olmazdı. Önce yollara düşüp Altınoluk'lara kadar gittik ilk düğün için. Plaj kenarında olması, gelin ve damadın denizden takayla gelmesi eğlenceli ayrıntılardı. Ama ne yazıkki düğüne giderken yanımıza bikinilerimizi almayı unutmuşuz, o yüzden tam tadını çıkaramadık. Herhalde saten ve tuzlu deniz suyu çok hoş bir karışım olmazdı.&lt;br /&gt;İkinci düğün için tee Kemerburgaz'a kadar gittik. Az daha gitmiş olsaydık Bulgaristan sınırına geleceğimizden geri dönüp pasaportları&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;mızı almak zorunda kalacaktık. Bahçe içinde, meyve ağaçları altında çok nezih bir düğün oldu. Gelin ve damat çok heyecanlı değillerdi zir&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;a onlar için ikinci bir törendi bu. (Gelinimiz Kanadalardan olduğu için ilk düğünü orda yapmışlar, Türkiye'dekiler için ikinci baskı oldu bu.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/YT6InvLJUzA&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x5d1719&amp;amp;color2=0xcd311b"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/YT6InvLJUzA&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x5d1719&amp;amp;color2=0xcd311b" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten bu ay pek bir neş'eyle karışık hüzün içerisinde geç&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;ti. Düğünlerin dışında sevgili küçük kardeşim bir seneliğine Amerika'ya gitti. Bu benden uzaklaşıp paralel ve meridyen değiştiren sevdiğim ikinci erkek oldu, biraz dertliyim. Arada 10 saat fark olduğundan ötürü online olarak görüşmemiz biraz zor oluyor, Ateş uyandığında ben akşam yemeği yemiş, yatmaya hazırlanıyor oluyorum. (Yemek yedikten sonra hemen uyuyorum evet, homini gırtlak pufidi kandil tumba yatak)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Haftaiçlerim halen devam etmekte olan çalışma tempomdan ötürü biraz dolu. Haftasonlarını da dünya evine giriş törenlerine ayırdığım için boş vaktim bu aralar pek yok gibi. Hamster'ımın kafesini  bile temizleyemedim bir haftadır, tüyleri yapışan talaşlardan Helena Bonham Carter gibi olmuş. (öyle birden aklıma geldi benzetme) Ben verdiğim fındıkları yiyor sanıyorum a&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;ma kendisi Karınca ve Ağustos Böceği hikayesindeki karınca gibi hepsini yuvasına saklamış, içerisi adeta kiler gibi olmuş. Zaten kendisi daha önce iki kere kafesinden kaçmayı  başardı (açmayı nasıl becerdi bilmiy&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;orum, Houdini herhalde) İlkinde akşam eve geldiğimde kafesinde fındıklarını yerken buldum. Herhalde Ice Age'deki Scrat gibi hazinesini başkasına kaptırmamak için geri döndü. İkincisinde kardesimin bubi tuzağı sayesinde (hahah, "bubi" dedim) yakalamayı başardık. Bir d&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;aha kaçarsa Ikea bisküvileriyle kandırmayı düşünüyorum, zira pek seviyor onları. Ebatları onun için biraz büyük olsa da, elinde tekerlek gibi tutarak yiyebilse de bir gün içerisinde komple tüketmeyi başarıyor. Sonra su kabının oraya seriliyor sıcaktan piştiği için. Bir dahaki sefere çayla beraber vermeyi düşünüyorum, içindeki harareti alsın.&lt;br /&gt;Bu kadar düğünden sonra (topu topu iki taneler ama bünyeme fazla geldi) bir ROMCOM izlemek mantıklı geldi evlilik kaldırmayan bünyeme. Her genç kız beyaz elbiseyi giyeceği günü düşünür derler, belki "genç kız" klasından çıkıp kartlaştığımdan mıdır (gerçi 5 sene önce de d&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;üşünmüyordum bunu) ya da hayatımın geri kalanında uyandığımda aynı yüzü görmenin bende kaşıntı yapacağını bildiğimden midir bilemiyorum, evlilik kurumuna çok da sıcak bakmıyorum. Annem haricinde "Darısı başına" bile demiyorlar bana, o da herhalde hala bir umudu olduğundan diyor, gerçekleri kabullenemediğinden. Woody Allen'ın bir röportajında okumuştum, yanılmıyorsam Mia Farrow ile olan evliliğinden bahsediyordu. Central Park'ın iki ucundan ev almış, sabahları uyandığında pencereye çıkıp &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;karşıda oturan karısına el sallıyormuş. Benim gibi "personal space" düşkünü olan bir insan için mükemmel bir çözüm, kabul edecek biri olursa da evlenirim herhalde. Yoksa "biz" demek zor bir kelime benim için.&lt;br /&gt;Bu durumda &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0901476/"&gt;Bride Wars&lt;/a&gt; hakkında yazmak belkli tematik olurdu ama filmi pek sevemedim açıkcası. Artık Anne Hathaway için "bu karı sana çok benziyor bak ikiniz de fırın ağızlısınız" dediklerinden midir, yoksa&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; evliliğe olan allerjimden midir bilemiyorum, ama imdb de bile 5.0 vermişler filme. Evet filmdeki bazı fikirler güzeldi (hoşlanma&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;dığım insanlara uygulayabileceğim intikam şekilleri gibi) ama bütün olarak harcadığınız vakte değmez diyebilirim.&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img134.imageshack.us/img134/269/iloveyoumanver3.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 297px;" src="http://img134.imageshack.us/img134/269/iloveyoumanver3.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;İkinci tematik seçeneğim &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1155056/"&gt;I Love You, Man&lt;/a&gt;. Paul Rudd ve Jason Segel zaten sevdiğimiz iki aktör ve bu tarz romantik komediler için biçilmiş kaftanlar. Özet olarak Peter (Paul Rudd) kızarkadaşı Zooey (Rashida Jones - uzun süre nerden biliyordum bu kadını diye düşünüp sonra The Office'den hatırladım) ile evlenmeye karar verir. Ama Peter hep bir "kızarkadaş adamı" olmuştur ve yakın erkek arkadaşı hiç yoktur. Eloğlu düğünlerinde "best man" diye adlandırdıkları düğün esnasında yüzükleri taşıma görevini vereceği bir kimse yoktur. Böylelikle bir arkadaş arama peşine düşer ve Sydney (Jason Segel) ile tanışır. Daha önce hiç yakın erkek arkadaşı olmadığı için Peter bu duruma uyum sağlamakta zorlanır ve "olaylar gelişir".&lt;br /&gt;Film mükemmel erkek arkadaş arayıp da bulamayan, bu tatmini izlediği filmlerde arayan Paul Rudd hayranları için geliyor. Bu adamı daha ne kadar bu tarz rollerde izleyeceğiz bilemiyorum (Over Her Dead Body, Role Models, I Could Never Be Your Woman) ama bir insana bir rol yapıştı mı yapışıyor herhalde. Eskeza, Jason Segel da hep esas oğlanın en yakın arkadaşı olarak karşımıza çıkacak herhalde (Forgetting Sarah Marshall'ı ben unuttum bile, size de tavsiye ederim) Peter'ın homoseksüel kardeşi Robbie'yi oynayan Andy Samberg'ı belki daha çok görmek isterdik (Hot Rod izlemediniz mi yoksa?) ama az ve öz ile yetinmek zorunda kaldık.&lt;br /&gt;İki yetişkin erkeğin arkadaş edinmesi cidden zor bir iş olsa gerek. Kadınlarda belki daha kolay oluyordur bu, ne de olsa birlikte yapılacak daha çok aktivitemiz var (alışveriş gibi). Ama erkekler, biraz da maçoluktan olsa gerek, biraz kasılıyorlar bu tip durumlarda. Biz başka bir bayanı "Hadi kahve içmeye gidelim şekerims, dedikodu yapalım" diye çok rahat arayabiliyorken erkeklerin haftasonu maç olduğu zamanı beklemeleri lazım sosyalleşmek için. Eğer futbolla da alakaları yoksa (ki erkek arkadaşlarımın %95'inde olan bir konuydu bu, allaha şükür), hemcinsleriyle sosyalleşmek için daha farklı aktiviteler bulmaları gerekiyor. (oyun endüstrisi bu yüzden bu kadar gelişti yoksa hala NES ile oynuyor olurduk) Söylemek istemeseler de büyük bir kısmı homofobik, bu yüzden biraz da ters geliyor diğerlerini arayıp "Hadi abi" demek. Belki de birçok erkeğin kızarkadaş bulduğunda diğer arkadaşlarıyla olan ilişkilerini minimuma indirmeleri de bu yüzdendir. (oğlum sana söylüyorum, damadım sen anla)&lt;br /&gt;Romantik komediler hep "chick flick" olarak sınıflandırılır ama I Love You, Man daha çok "bromance", yani iki erkek arasındaki ilişki üzerine. Gene de izlemek için erkek arkadaşınızı ikna etmekte zorlanabilirsiniz. Özellikle Forgetting Sarah Marshall izlediyse ve 15 dakikada bir Jason Segel'ı önden ful çıplak gördüyse, ben de olsam ikinci kez düşünürdüm. Filmin başından sonunda ne olacağını biliyorsunuz ama gene de bu sizi sıkmıyor ve bir sonraki sahnede ne olacak diye merak ediyorsunuz. Filmin en büyük sürprizlerinden biri çizgi romandan TVye uyarlanmış  bir dizide oynayan bir şahsiyet. Kim olduğunu söylemeyeceğim, ama  onu kızgın görmek istemezsiniz. Belki büyük bir sürpriz değil ama konuyla ilgili esprilerde kendi kendime güldüm. (Espriyi paylaşacak kimsem yoktu yanımda napalım, allaaam çok yalnızım)&lt;br /&gt;Pazar günü inat edip kalmış ne kadar çöp dizi varsa izledim, kendimle gurur duymuyorum. 1 TB lık harddiskte 5 gb boş yer kalmıştı, o kadar çektim boşa  gitmesin diye de kıyıp silemiyordum. Ama izledikten sonra hunharca sildim hepsini. Bir sonraki haftasonu aynısını çektiğim çöp filmler için de yapacağım. Gerçi yazacak birşey olmayacak bu durumda ama, kısmet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-862881786276972581?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/862881786276972581/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=862881786276972581' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/862881786276972581'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/862881786276972581'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/08/i-do-or-maybe-i-do-not.html' title='I do, or maybe I Do Not.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-7439852680722664084</id><published>2009-07-30T21:09:00.010+03:00</published><updated>2009-07-30T23:43:11.081+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='alaçatı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tatil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çeşme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sakız'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yaz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='seyahat notları'/><title type='text'>Don't Panic.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SnH_0g56aZI/AAAAAAAAAJ8/IFeTaHDR2IU/s1600-h/DSC_4471.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 356px; height: 236px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SnH_0g56aZI/AAAAAAAAAJ8/IFeTaHDR2IU/s320/DSC_4471.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5364349908826089874" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;              Tatil yazısı yazacağım dedim, evet. Bir Hitchhiker's Guide To The Galaxy tadında yazmak isterdim, başlığın sebebi bu. Ama gelgör ki, blogger'da bile imkanlar kısıtlı. Urfa'da Oxford da olsa gerçi cibilliyetsizliğim sağolsun, ben beceremem zaten. Neyse sözü daha fazla uzatmadan Çalışanın  Tatil Rehberi tadında ana maddeler altında izlenimlerimi kamuoyuna sunayım.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;              Öncelikle belirtmek isterimki, Türkiye sınırları içerisinde çalışan sade vatandaşlar olarak Çalışma Bakanlığı'nın bizim için öngördüğü tatil süresi, senede 2 hafta. İşverenin uygun gördüğü ise bu iki haftanın birbirini takip eden, ardışık haftalar olmaması. Durum böyle olunca takvimde 3 aya tekabül eden ama yaşadığınız coğrafyaya göre uzayıp kısalma durumu gösterebilen yaz mevsimi içerisinde bir hafta, kış mevsimi içerisinde de bir hafta olmak üzere hakkınızı tamamlayıp seneyi kapatıyorsunuz. Tabi bir de aynı işyeri dahilinde bir seneyi aşkın süredir çalışır durumda olmanız gerekiyor ki, 3 ayda bir iş değiştirip senelik izninizi her iş yerinde ikişer hafta kullanayım gibi bir cinlik yapmayın. (Benden önce düşünmüşler bunu evet)&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;             3 senedir tatil yap(a)mamış biri olarak bu seneki tatilimin benim için ne kadar değerli olduğunu kelimelerle kifayet etmem zor oluyor. Zaten RAL kataloğunda 9000li hanelerde olan ten rengim; (ki kendisi beyaza tekabül ediyor, inşaat sektöründe olmayan arkadaşlar için dipnot, her şey mi pantone?) bir sene daha güneşlenip denize girmeseydi herhalde şeffaflaşacaktı. Neden bunca zaman denize hasret kaldığımı başka zaman anlatırım. Artık öyle değilim ya, umrum olmaz, peh.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Yol müzikleri&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Özellikle tek başınıza değil de birkaç kişi birlikte aynı vasıta ile seyahate çıkıyorsanız yanınıza genişçe bir müzik arşivi almanızı tavsiye ederim. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Herkes sizinle aynı zevki paylaşmıyor olabilir, arabada faşizme gerek yok. Ortalama, herkesin zevk alabileceği bir playlist oluşturunki yolda kan çıkmasın. Zaten havalar sıcak, insanın kanı kaynıyorken cinayet vakalarının artıyor oluşu tesadüf olamaz. Plajdayken zaten kulaklığınız var, kimse size karışmıyor. Ama yoldayken mümkünse arkadaşlarınıza "Anime Madness" gibi playlistlerle işkence yapmayın, yolculuğunuz Texas Chainsaw Massacre'a dönmesin.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bavul ebatları&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Dolaplara sığamadığımdan içerdeki odasını soyunma seksiyonu haline getirmiş biri olarak iki üç günlük seyahate gitsem bile yanıma minimum 50 lt lik çanta alma kapasitesindeyken 9 gün evden ayrılıp başka bir yere gidiyor olma fikri, "Her şeyimi bagaja nasıl sığdırırım?" sendromu yaşatıyor. Ama bencil olmamak lazım; bagaj ortak kullanım alanı. Bavul hazırlarken tatile götürmek istediğiniz eşyaları önce bir eleyip yatağınızın üstüne yığın. Bu yığıntıyı bavula tepmeye çalışmadan önce yarısını eleyin. Eğer hala yatağın üstünde 1m ye yakın bir yükseklikte giysi duruyorsa ya en yakın arkadaşlarımdan birisiniz, ya da indirim zamanı sizin yüzünüzden 36 beden kıyafet kalmıyor ve bu yüzden sizden nefret ediyorum. Eşyalarınız 50x70 bir bavul içinde üstünde zıplamak suretiyle kapanır hale geliyorsa artık hazırsınız. Unuttuğunuz birşey varsa gittiğiniz yerde de kredi kartı geçiyordur umarım.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Seyir esnasında şoförle konuşmayınız&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Dikkat eşiği 2 cm geçmeyen biri olarak eğer şoför koltuğunda oturuyorsam sürekli aynı noktaya bakmak benim gibi biri için bazen zor olabiliyor. "Aa bak sağda zombi var" gibi ilgimi o noktaya çekecek konuşmalar ister istemez yalpalanmama sebep oluyor. Ama çene ishali olduğum da göz önüne alınacak olunursa 7 saate yakın bir süre boyunca da susmak, lugatimde kafama metal kova geçirilip düzensiz aralıklarla tepeden su damlatmaya benziyor. En iyisi sağdaki zombilerle yolun karşısındaki Death Star'ı boşverin, ekmek kaç lira, havalar da pek ısındı gibi daha günlük şeylerden bahsedelim.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;ETA sixteen hundred hours&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Her şeyin üstesinden geldiniz; onca eşyayı küçücük bavula tıktınız, kazasız belasız destinasyonunuza ulaştınız, otele girip bavulunuzu ilk uygun bulduğunuz köşeye fırlatıp içindekileri konfeti gibi yaydınız; artık üstünüzü değiştirip denize koşmak istiyorsunuz. Keşke hayat o kadar kolay olsa! Yemeksepetinden ne yiyeceğimi seçerken bile ecel terleri döktüğümden ötürü "Bugün nerede denize girsek?" gibi aslında çok mühim olan bir sorun karşısında kumlara gömülmüş Özgürlük Anıtı'nı gören Charleton  Heston'a dönüyorum. Kederle karışık, hayatı sorgulayan ruh haline giriyorum. Command prompt gibi insanım, komutu girince uygulamaya geçebiliyorum anca, yoksa sonsuza kadar alt+tab yapmaya devam etmek zorunda kalırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Bundan sonrakiler artık yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini bize anlat şeklinde olsun çok isterdim ama Çeşme'de geçen 9 günün ardından akla gelebilecek çeşitli yiyecek maddelerinin muhteviyatına eklenen "sakız"dan bahsetmemek ayıp olur. Sakız dediğimiz gıda ürünü kendi adını taşıyan ağaçtan elde ediliyor. Botani uzmanı değilim ama bildiğim kadarıyla sakız ağacının reçinesi  bizim çoğunlukla muhallebi sütlaç gibi sütlü tatlılarda kullandığımız damla sakızından oluşuyor. Çeşmeliler sağolsunlar sütlü tatlılarla yetinmemişler, akıllarına ne geldiyse içine sakız koyarak "Çeşme specialty" haline getirmişler. Örnek verecek olursak sakızlı Türk kahvesi, sakızlı kurabiye, sakızlı lokma, sakızlı dondurma, sakızlı milkshake, sakızlı alkollü kokteyller ve herhalde falım reklamındaki woooo diyen amcalara dönüşmemek için yiyip içmediğim birçok şey. Nasılolsa tatildeyiz, istediğimiz kadar arsızlaşabiliriz diye düşündüğümüzden ötürü ayıptır söylemesi ne bulduysak yedik içtik, gözümüz pek arkada kalmadı. Kavun içinde Marsilya şaraplı dondurma yiyemedik belki ama napalım, bir dahaki sefere gidişimize kalsın o da.&lt;br /&gt;               Tatil boyunca güneş altında malak gibi yatışlarım dışında akşamları Çeşme ve Alaçatı çarşılarında beyaz elbise avına çıkma gibi aktivitelerimiz de oldu. Bu senenin modası, plajlarda ve gece gezmelerinde; bol, hafif içini gösterir, sağı solu işleme opsiyonel, etekleri rüzgarda uçuşur elbiseler pek revaçta. Sokaklar ve plajlar Omo reklamları gibi. Ben beyaz giysem takribi 15 dakika sonra üstüne birşey döktüğüm için pek tercih etmiyorum ama tatile yeni çıkacak olanlar yanlarında bulundursunlar ya da gittikleri yerden alsınlar. Geriden takip etmeyelim bazı şeyleri.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Çeşme civarında tatil yapacaklar için deniz rehberi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;En sıcak deniz Ilıca Büyük Plaj, ya da halk arasında bilinen tabiriyle, Halk Plajı. Cumartesi-pazarları fazla kalabalık oluyor ama hafta içi daha sakin. Halk plajı olmasına rağmen iki şezlong ve bir şemsiyeye 25 tl ödüyorsunuz, ayrıca duşlar da paralı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Ayayorgi yolunda Sole mare, kumlu bir plajı olmasa da deck üstüne attıkları büyük minderler ve şemsiyeleri, iç kısımlarda çimenlerdeki hamakları ile göz dolduruyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Fun Beach, eski adıyla Kum Beach, incecik beyaz kumu, akvaryum kıvamında denizi ile biraz soğuk olmasına rağmen en sevdiğim plaj. Güneşlenmek için şezlong, minder, çimen, deniz dibi loca gibi seçenekleri var ama çimenlerde akrep görüldü, önceden uyarayım. Yolu biraz advance level, rahatlikla kaybolabiliyorsunuz. Tek kusuru park yerlerinde gölgelik yapmamışlar, eve dönüş biraz sancılı olabiliyor bütün gün güneş altında kızmış arabada.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Çeşme merkezdeki adıyla tezat Grand Beach'te denize sıfır localar, şezlonlar ve minderler var. Üstelik akşam üstü zenne gelip yanınızda kıvırtıyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Alaçatı denizi ileride çocuk sahibi olmanızı engeller nitelikte soğuk, Babylon'un bir numarasını görmedik. Ama Alaçatı'nın içi Çeşme merkezden daha güzel, emekli olunca yerleşmeye karar verdik. Bütün gün damla sakızı tüketeceğiz.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Günü birlik tekne turlarının büyük bir kısmı Hindistan'daki trenler kadar kalabalık, sürekli Serdar Ortaç ya da Hadise çalıyor. Bizim katıldığımız küçük ahşap bir teknede "Biz elitiz, ne erkek ne kadın zenne çıkarıyoruz, bütün gün Türkçe pop çalmıyoruz" diye aklımızı çeldi. Memnun kaldık kendilerinden, tavsiye ederiz. Sabah erken gidin gölge yer kapın yoksa akşama milletvekili dokunulmazlığı talep eder hale geliyorsunuz güneş yanıklarından.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Haliyle film/dizi izleyemedik bu aralar. Ama bu hafta sonuna kadar eksiklerimizi tamamlayacağız. Coming soon to a theatre near you.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-7439852680722664084?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/7439852680722664084/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=7439852680722664084' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7439852680722664084'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7439852680722664084'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/07/dont-panic.html' title='Don&apos;t Panic.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SnH_0g56aZI/AAAAAAAAAJ8/IFeTaHDR2IU/s72-c/DSC_4471.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-2550530233872459169</id><published>2009-07-26T23:08:00.005+03:00</published><updated>2009-07-26T23:18:14.199+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tatil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çeşme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yaz'/><title type='text'>back to the future, i mean work.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/Smy4bdLM3qI/AAAAAAAAAJ0/rq5XPtL7pxI/s1600-h/IMG_0290.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 320px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/Smy4bdLM3qI/AAAAAAAAAJ0/rq5XPtL7pxI/s320/IMG_0290.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5362864038119005858" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Çeşme'ye gittik geldik, pek bir eğlendik. Yüzdük bronzlaştık gezdik tozduk yedik içtik. Blog falan yazamadık haliyle, tatile notebook götürmeye karşıyız.&lt;br /&gt;Çeşme'de de böyle Bora Bora havasında takıldık, düşman çatlattık. Iphone'dan pek birşey çekmedik, asıl datalar fotoğraf makinesinde. Bir ara onları da upload edip tatile henüz çıkmamış olanlara tavsiyelerde bulunacağız. Nerde ne yenir, nerde denize girilir hepsini bir bir araştırmacı gazeteci olarak anlatacağım. Ayşe Arman'dan ne eksiğim var canım, aaa. Dubai'ye gidemedik, bünyemiz o kadar sıcağı kaldıramadı belki ama kısmet işte, belki bir başka yaza.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-2550530233872459169?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/2550530233872459169/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=2550530233872459169' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/2550530233872459169'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/2550530233872459169'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/07/back-to-future-i-mean-work.html' title='back to the future, i mean work.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/Smy4bdLM3qI/AAAAAAAAAJ0/rq5XPtL7pxI/s72-c/IMG_0290.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-4460257604472401858</id><published>2009-07-12T18:51:00.014+03:00</published><updated>2009-07-12T20:09:31.470+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='vampir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tatil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Lesbian Vampire Killers'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Trueblood'/><title type='text'>Vampires on Holiday, Coming Soon.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SloW48nP-EI/AAAAAAAAAJs/iMjWoNmpk4E/s1600-h/colors,fashion,beach,elle,sand,summer-b33dcca083ae64f184b9bf3e8efc1ad8_h.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 259px; height: 228px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SloW48nP-EI/AAAAAAAAAJs/iMjWoNmpk4E/s320/colors,fashion,beach,elle,sand,summer-b33dcca083ae64f184b9bf3e8efc1ad8_h.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5357619874309863490" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Sıcaklar iyice bastırmışken gönül elbet tatil istiyor. Tabi öyle "hadi gidelim" denince de gidilemiyor tatille&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;re,&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; her ne kadar İzmirli olunsa da, senelerdir İstanbul'da yaşamanın verdiği bir "çalışma arzusu" ile tatile gitme planları erteleniyor da erteleniyor. Ama yok, haftaya beni kimse tutamaz. Ben de gidip bronzlaşacağım. Caddebostan'da zenci kırması ablaları görmekten gına geldi, adeta utanıyorum süt beyaz bacaklarımdan. Sol kol araba sağolsun ba&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;ya bir pantone kodu fark attı vücudun geri kalan bölgelerine. Kollara 50, bacaklara 20 faktör sürerek biraz dengelemek lazım durumu ama güneşe ilk çıktığımda da 40 faktörden aşağısı kurtarmıyor genelde. Bronzdan çok ıstakoz kızılı, aşk ateşi gibi renklere dönüyorum. Ama bu sefer kararlıyım, spor salonunda solaryuma girip bu bedbaht kaderimi değiştireceğim. Topshop'a falan gitmek lazım tatil alışverişleri için. Seksi olsun diye bikini üstlerini küçük üçgenler yapıyorlar ama bana tam denk geliyor. Peh, elimizdeki neyse onu değerlendirmek lazım, napalım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Dışarı çıkası da pek gelmiyor insanın bu sıcaklarda. Öğle aralarında yemek için caddede şöyle bir iki blok yürüyünce bile (aman çok Amerikalıyım, öyle blok falan), insan beyin haşlaması geçiriyor. Geçenlerde klimalar bile iflas etti, fancoiller sağolsun kapalı bir yerde olduğu için fazla ısındılar. Sevgili hamsterım, a.k.a. Kakashi artık çarkında dönmek istemiyor. Su haznesinin olduğu yerde uyuyor bütün gün. Ona da hak vermek lazım tabi, Ahu Tuğba gibi yaz kış kürkle dolaşıyor kendisi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Gayet tabi evde oturunca da insan kendi beynini sıkıntıdan kemirmemek adına birtakım faaliyetler içine giriyor. Xbox da oyun oynamak olsun, film/dizi izlemek olsun, hamsterı topuna koyup evde bowling oynamak olsun geniş bir yelpazede can sıkıntısını gidermeye çalışıyorum. Hollywod her zaman hızımıza yetişemeyebiliyor ama sağolsun Bollywood bu konuda daha yardımcı. Filmleri fast-forward olarak sadece müzikli danslı kısımları izlesem de yeterince eğlenceliler. Birçoğu büyük prodüksiyon; yüzlerce ekstra kullanılmış, her sahne için özel kostümler dikilmiş, koreografi için çalışılmış. Konusunun o kadar önemi yok; zaten ya fakir genç zengin kıza aşıktır, ya da aileleri kavgalı gençler gizlice kaçıp evlenmek isterler. Arabesk bünyeler için birebir, hey hem Shakespeare de bunun ekmeğini yemedi mi yüzyıllardır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Uzun uzun Hint filmlerini eleştirecek değilim. Zaten çok fazla bir beklentiyle izlemiyorsunuz; biraz dans biraz şarkı göreyim, iç mekanlarda kolon dış mekanlarda ağaçlar etrafında koştursunlar şakalaşsınlar, arada biraz üzülüp ağıt yaksınlar, ama aktrist değişse de kadınların sesi hep aynı tonda olsun, LP yi 45lik hızında çalar gibi biraz pitch biraz hız artsın. 2 saatlik filmi hunharca 20 dakikada izleyeyim, maksat gönüller bir olsun.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Uzun bir süredir düzgün vampir filmi izlemediğimi farkettim. En son izlediğim vampir filminin &lt;a href="http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/06/ah-gece-gelme-gunduz-gel-tenhalarda.html"&gt;Twilight  &lt;/a&gt;olduğu düşünülecek olursa, ki kendisinin de bir vampir filmi asla olmadığını savunuyorum halen, vampir filmi izleme ihtiyacımı giderme niyetindeydim uzun zamandır. Gerçi eski filmler klasörümde bolca Bela Lugosi filmi var ama gönül yeni arayışlar peşinde. Sürekli aynı yemeği ısıtıp ısıtıp önüme koymayın.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;object width="320" height="265"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/84qfk8V3R1g&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/84qfk8V3R1g&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="320" height="265"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bundan birkaç ay önce &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1020885/"&gt;Lesbian Vampire Killers&lt;/a&gt;'ın fragmanını görüp oldukça heyecanlanmıştım. (Evet bazen içimde 12 yaşında bir oğlan çocuğunun yaşadığından şüpheleniyorum ben de) Açıkcası çok hardcore bir vampir filmi beklemiyordum izlemeden evvel, ki bunda da çok yanılmadığımı gördüm. Filmin ismi zaten filmden aslında ne beklemeniz gerektiği konusunda bayağı ipucu veriyor. Çıplak birbirini öpen kızlar, vampire dönüşenler, ve bunlarla karşı karşıya kalmak zorunda kalan asıl kahramanlarımız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Filmin konusu oldukça basit. Bundan uzun yıllar evvel, (a long long time ago in a galaxy far far away) Vampir Kraliçesi Carmilla bir lanette bulunur; Craigwitch köyünde doğan bütün kızlar 18ini doldurduğunda vampire dönüşecektir. E tabi ortada vampir erkek olmadığından ötürü lezbiyen olmaları da sanırsam kaçınılmaz oluyor. Kehanete göre bunu durduracak kişi Baron'un soyundan gelmelidir ve Hades'in kılıcı ile Carmilla'yı öldürmelidir. Tabi vampirleri basit birer tahta kazıkla da öldürebiliyorken bu kadar teferruata ne gerek var diye düşünebilirsiniz ama film bu kafada işliyor ancak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Başlığı gördükten sonra filme atlayacak erkek çocukları için uyarım, çok fazla lezbiyen aksiyon sahnesi ne yazıkki yok. Az bir göğüs, biraz popo, bir iki de öpüşme sahnesi ile yetinmek zorundasınız. &lt;a href="http://www.imdb.com/character/ch0023361/"&gt;Jeffrey&lt;/a&gt;'in sevdiği filmler arasına girme ihtimali çok düşük. (Lesbian Spanking Inferno, evet) Shaun of the Dead izleyip sevdiyseniz bu filmi de onun birkaç kademe aşağısı olarak düşünüp izleyebilirsiniz. Espri dozajı düşük, konu vasat, karakterler zayıf. Ama gene de kötülemiyorum, bu sıcak yaz akşamlarında aman ne izlesek diye düşünen seyirciler için birer paket patlamış mısır eşliğinde izlenebilecek bir film.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img style="width: 382px; height: 509px;" src="http://2.media.tumblr.com/xFX7HFUwdldtvvm9Xm6d4sTjo1_500.jpg" alt="trueblood" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Vampirlerden konu açılmışken &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0844441/"&gt;True Blood&lt;/a&gt; izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. (hani izlemezseniz gece evinize gelip tekme tokat zorla izletirim, o derece) Anna Paquin'in sarı lepiska saçlarına uzunca bir süre alışamamış olsam da dizi koşuyor. Bill'in Sookie deyişi orgazmik, insanda ben de vampirle çıkmalıyım galiba, evet hissi uyandırıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Fazla vampirli bir post oldu gerçi bu, allah sevdiğine bağışlasın diyoruz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-4460257604472401858?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/4460257604472401858/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=4460257604472401858' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/4460257604472401858'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/4460257604472401858'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/07/vampires-on-holiday-coming-soon.html' title='Vampires on Holiday, Coming Soon.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SloW48nP-EI/AAAAAAAAAJs/iMjWoNmpk4E/s72-c/colors,fashion,beach,elle,sand,summer-b33dcca083ae64f184b9bf3e8efc1ad8_h.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-4391788063192583860</id><published>2009-06-27T23:33:00.010+03:00</published><updated>2009-06-28T00:45:19.479+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='internet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Michael Jackson'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rss'/><title type='text'>Annie is not O.K.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Sabahları bütün interneti rss'te özetleme çabasında bir insansanız, gözünüzde çapağınızla uyanır uyanmaz bilgisayar başına koşturuyorsanız, rss'lerinizi kategorize edip sabah sabah eğlenceli birşeylerle başlayayım sonra iş kısmına dönerim diyorsanız, beğendiğiniz şeyleri bencillik etmeyip başka insanlarla  da paylaşıyorsanız, sizinle arkadaş olabilirim. Çok ciddi birşeyler vaat etmiyorum;en yakın arkadaşınız olamayabilirim, ya da evlenip çoluk çocuğa karışamayabiliriz ama gene de denemekte fayda var.&lt;br /&gt;Akşamları işten ya da spordan eve döndükten sonra ilk yaptığınız şey mail ve rss kontrolü ise, acaba torrentlerim bitmiş mi, aman boş durmasın yenileri gelsin diyorsanız, yeni hangi filmler var trailer izleyeyim, yeni hangi müzikler var aman dinleyeyim diyorsanız sizinle arkadaş olabilirim. Gül bahçeleri vaat etmiyorum, hep birlikte olacağız demiyorum ama gene de bir şans verebiliriz.&lt;br /&gt;Haftasonları kalkınca canınız dışarı çıkmak istemediğinde, bir hafta boyunca çektiğiniz bütün filmleri izleme saplantınız varsa, aman akşamı da getirdik hadi dışarıya çıkıp birşeyler yiyelim içelim, olmadı evde beşbinikiyüzseksenyedi film var izlenmemiş daha izleriz diyorsanız, filmden gına geldi animasyon falan mı olsa yoksa diyorsanız sizinle arkadaş olabilirim. Ruh ikiziniz değilim belki, bütün sırlarınızı bana anlatmayabilirsiniz ama gene de denemekten zarar gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok yani pankart açmadım arkadaş olalım ah çok yalnızım diye, seçenekleri değerlendiriyorum.&lt;br /&gt;Hayatımın uyanık olan kısmının %97'sini bilgisayar başında geçiriyor olmam bana carpal tunnel gibi hastalıklar dışında daha başka şeyler de vermeli arada, hep otur otur siyah üstü renkli çizgili desenli autocad'e bak, gri üstü beyaz gridli 3d max'e bak, olmadı işin yoksa bir browser'a bak nereye kadar yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında sevmiyorum bu kadar çevrimiçi bir hayat yaşamayı. İnsanların evlenip boşandıklarını facebook statülerinden, kahvaltıda ne yediklerini twitter'dan, en son dedikoduları friendfeed'den, ne dinleyip nasıl bir halet-i ruhiye içinde olduklarını last.fm'den öğrenmektense daha fazla interaksiyona girip olay yeri incelemesinde bulunmayı tercih eden insanlardanım (csi new york) Ama gel gör ki kazın ayağı böyle değil, adı geçen bütün internet sahifelerinde birer account'um var ve düzenli olarak burdan ajanlık yapıyorum. Bir de blogger account'um var ki işte, evlere şenlik. Film/dizi yazısı yazacağım ayağında kilobytelar ayarında mızıldanıyorum. Durum böyleyken böyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Internetlerde okuduğum dataların %80 oranında "haux" olduğu düşünülecek olursa, MJ öldi mü, isız ajun kaldi mu tadında bir haberin doğruluğuna inanmam biraz zaman aldı. Hadi canım, gencecik adamdı neden ölsün ki diye düşünürken konu hakkında rss yığılmaları bir dur ya neler oluyor diye düşünmeme yol açtı. Noel Baba'nın gerçekte varolmadığını öğrenmem gibi Michael Jackson'ın ölmüş olması da herhalde beynimin tezahür etmekte zorlanacağı bir durumdu. Ama ne yazıkki, her ne kadar doğru olduğuna inanmak istemesem de her yerde aynı haber, her yerde aynı hikaye.&lt;br /&gt;Zaten burdaki konseri de son anda iptal edilmişti, yurt dışında da izleme şansım olmadı, ve artık canlı izleme şansım hiç olmayacak mı diye düşünmeye başladım. Sabahları işe giderken ayılmak için illaki dinlediğim Don't Stop Till You Get Enough'ı artık daha buğulu gözlerle mi dinleyeceğim? Thriller'ın videosundaki dans sekansını boşuna mı ezberledim? Smooth Criminal'daki gibi yere düşmeden öne eğilip kalkmayı zaten hiçbir zaman çözemedim, şimdi çözsem de bir anlamı yok mu yani? Küçükken korktuğum için koltuk arkasından izlediğim ama gene de her sabah aksatmadan izlediğim ve kafasını bozduğum Thriller BetaMax'ım nerede benim? Babamın 4. doğumgünümde hediye ettiği ve kullanmasını bilmediğim için hergün dinlemekten çizilip yıpranan Thriller plağımı bulamıyorum. Ve bütün bunlar canımı sıkıyor.&lt;br /&gt;Hakkında yayınlanan garip haberler (her sabah uyandığında burnunun yeri değişiyormuş da bir saat yerine yerleştirmekle uğraşıyormuş, evet mr potato head kendisi), duruşmaya pijamalarıyla geldi bak ne kadar hasta denmesi gibi laflar zamanında üzülmeme yol açtı. Aman çamur atayım izi kalsın mantığında bu hareketler kime yapılırsa yapılsın büyük üzüntü ve sıkıntılara yol açar. Geçmiş olsun, başımız sağolsun, çocukluğumuzun ikonasını kaybettik. Halen korumaya çalıştığım içimdeki çocuk yatağına yüzükoyun yatmış, yastığı ağlamaktan sırılsıklam olmuş.&lt;br /&gt;&lt;img style="width: 372px; height: 558px;" src="http://i24.photobucket.com/albums/c40/alevakkor/1vLKeKQWmp82a3qsMbIW2msBo1_500.jpg" alt="mj" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığı her şarkıyı bayıla bayıla dinlemiyordum belki ama hayatıma Billie Jean, Thriller, Man in the Mirror, Beat It, Don't Stop Till You Get Enough, Dirty Diana ve daha adını yazmadığım onlarca şarkıyı katmış biri hakkında kötü bir söz söylemeye ve söylettirmeye içim elvermiyor. Bu satırları yazarken bir yandan Moonwalker'ı üçbinaltıyüzkırksekizinci defa daha izliyorum ve üzülüyorum. Hep beraber Neverland'e gidip Bubbles'a muz yedirelim. Ama önce beyaz ışıltılı eldivenlerimi bulmam lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-4391788063192583860?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/4391788063192583860/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=4391788063192583860' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/4391788063192583860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/4391788063192583860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/06/annie-is-not-ok.html' title='Annie is not O.K.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-1643691046018378232</id><published>2009-06-13T12:54:00.002+03:00</published><updated>2009-06-13T12:55:45.473+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='japonya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Vab movie'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='pire Girl vs Frankenstein Girl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='b movie'/><title type='text'>Vampire Girl vs. Frankenstein Girl</title><content type='html'>&lt;object width="560" height="340"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/ASboaNZvXCc&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/ASboaNZvXCc&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="560" height="340"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Siz de benim kadar heyecanlanıyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-1643691046018378232?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/1643691046018378232/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=1643691046018378232' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/1643691046018378232'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/1643691046018378232'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/06/vampire-girl-vs-frankenstein-girl.html' title='Vampire Girl vs. Frankenstein Girl'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-6830250003693548868</id><published>2009-06-09T22:47:00.006+03:00</published><updated>2009-06-10T00:26:00.221+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nurse Jackie'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Weeds'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='anti kahraman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dizi'/><title type='text'>Let There Be TV.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Yaz sıcaklarının sıvı kıvamda sırttan aşağı yerçekimine riayet ettiği bugünlerde, dizilerin de tatil sezonuna girmesiyle eskici sandığını açmak haricinde pek bir alternatif kalmıyor. Belki bir gün canım sıkılır da izlerim diye harddiskimde ikamet eden birtakım dizileri teker teker tüketmiş durumdayım. Birçoğu hakkında pek yazmaya değer bulmadığımdan izlendikleri gibi DVD'lere yazılıp uygun case'lere konarak arşive kaldırılıyor. (evet arşivleme canavarıyım ve 5328756 case arasından istediğimi bulmam yaklaşık 45 saniye sürüyor, o derece de düzenliyim) Tam da biraz da dizi yazayım, ama eski bunlar hep derken imdadıma Showtime yetişiyor ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1190689/"&gt;Nurse Jackie&lt;/a&gt; adlı yeni bir dizi ile bizleri karşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="265"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/tZhkogweweY&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/tZhkogweweY&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="320" height="265"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkcası daha vizyona girmediğinden ama torrenkler sağolsun "preair" olaraktan bizlerin beğenisine sunulduğundan ilk iki bölümünü izleme şansım oldu. (and the oscar goes to ttnet)&lt;br /&gt;Gerçi artık hastanede geçen dizilerden ikrah geldi, (ER, Scrubs, House MD, Grey's Anatomy) ve bir tane daha kaldıramam diye düşünüyordum. Nurse Jackie'nin sadece ilk iki bölümünü izlemiş olmama rağmen illa birisine benzeteceksem biraz ER'ın atmosferi, biraz da House MD'nin kara mizahı olarak sınıflandırabilirim. Ana kahramanımız Jackie, hastanenin acil servisinde çalışan görmüş geçirmiş bir hemşiredir. İşindeki tecrübesi onun doktorlara bile kafa tutmaya yeltenmesine olanak tanımaktadır (Scrubs'daki Carla gibi). Herkes gibi kendi sorunlarıyla zorlukla başa çıkan Jackie çözümü kimyasal maddelerde arar. (House gibi, aynı evet) Sadece iki bölümünü izlemiş olduğumdan çok fazla bir yorum yazamıyorum, ama şimdilik izlenebilir bir dizi gibi gözüküyor. Başarılarının devamını diliyor ve başka bir habere geçiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 sezondur severek takip ettiğimiz &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0439100/"&gt;Weeds&lt;/a&gt;'in 5. sezon ilk bölümü internetlere düştü. Tükenmeden alınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir beynimi kemiren bir konu var. Acaba artık dizi yapımcıları süper yakışıklı jönler, barbarella tadında ablalardan sıkıldı da; onun yerine ana kahraman olarak daha çok sıradan, hatta mümkünse sakar, asosyal, hayatta çok başarı elde edememiş karakterleri mi tercih eder oldu? Hani düşününce bir ara çok popüler olan "pembe dizi"ler teker teker yok olurken (Young and the Restless'i ayrı tutuyorum, beni bile gömer o dizi), onların yerini mükemmellikten uzak karakterli yapımlar mı almaya başladı. Anneannem hergün 17:00 sularında offline olurdu, dizisini izlemek için. Evde kimseyi konuşturmaz, televizyon kumandası üzerindeki hakkını da kesinlikle devretmezdi. (allahtan arada bir bize uğruyordu ve evde her odada bir televizyon vardı, görgüsüz olduğumuzdan ötürü) Şimdi sabahları Seda Sayan (ya da Pasifik ötesindeyseniz Oprah Winfrey) var da sabah kuşağında bir yandan fasulye ayıklarken annelerimiz televizyonda bunları izliyor. Böyle bir yenilenmeden ötürü de samba kokulu dizilerin de popüleritesi azaldı. Belki de jenerasyon değişti, ihtiyaçlar değişti; bunu gören yapımcılar da farklı alanlara yönelmeye başladı.&lt;br /&gt;Hala tabi "gençlik dizisi" başlığı altında lüks arabalı-marka kıyafetli-full makyaj kara&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;kterli diziler mevcut. The O.C. nin elde ettiği başarıyı gören yapımcılar bunun bir de doğu yakası versiyonunu çekelim, ortaya Gossip Girl çıksın demişler. (Seth Cohen'in hepimiz hastasıydık ama üzgünüm, Dan Humphrey aynı etkiyi bırakamadı) Eskiden Beverly Hills nineohtwooneoh vardı, bunun da yenisini çekelim bakalım diye düşünülmüş ama o da tutamadı ne yazıkki, becerememişler. Bu durumda ne varsa eskilerde var demek lazım.&lt;br /&gt;İki paragraf önce bahsini açtığım konuya dönecek olursam; evet, anti kahramanlar. Örneklerle açıklayayım da daha anlaşılır olsun, sonrasında cümle içinde de kullanır, pekiştiririm.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-weight: bold;"&gt;Chuck:&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Diziye adını veren karakterimiz eli yüzü düzgün, ama komşunun oğlunda da bulabileceğiniz bir çekiciliğe sahip (oturduğunuz semte bağlı) Biraz sakar, eloğlunun "nerd" diye tabir ettiği sosyalden çok bireysel aktivitelerden hoşlanan (bilgisayar oyunları gibi, yanlış anlaşılmasın) bir karakter. Ortalamanın üstünde bir zekası var, ama onu ajan yapacak sezgilere ya da fiziksel kabiliteye sahip değ&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;il. &lt;/span&gt;Bari yanına eli yüzü düzgün bir kız verelim de ortalamadan kurtarıp dörtbuçuktan beş alırız demişler.  Sonuç olarak severek izliyoruz ve devamını merakla bekliyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Reaper: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Ana kahramanımız Sam, 21. yaş gününde ailesinin şeytanla yaptığı bir anlaşma sonucu ruhunu sattığını, ve ölene kadar onun adına çalışması gerektiğini öğrenir. Her bölümde ayrı bir maceraya koşarken bir yandan vasat bir işte çalışır, ilkokul sıralarındayken aşık olduğu Andi'yle inişli çıkışlı bir ilişkisi vardır (gene fena olmayan bir kız)&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-family: verdana;"&gt;arkadaşları ondan daha sakar ve tipsizdir. Bu durum dizinin eğlenceli olmadığı anlamına gelmiyor tabiki de.&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;The Big Bang Theory: &lt;/span&gt;Dizide 4 erkek bir de bayan olmak üzere 5 ana karakter var. Erkekler vasatın altında bir fiziksel görünüşe sahip, bayan da çok abartı kaçmasın diye ortalamanın az üstünde güzellikte seçilmiş. 4 erkek de fizik/mekanik/mühendislik gibi alanlarda süper zekalara sahipler, kontrast olsun diye de abla pek de zeki olmasın denmiş. Erkekler kendi içlerinde bir sosyalliğe sahipler (yani başka arkadaşları yok). Her birinin kendine has kusurları var; Wolowitz Yahudi (evet, belki bu da bir kusur), Raj kızların yanında konuşma yetisini kaybediyor, Leonard içinden çıkamadığı sorunlara giriyor, ve Sheldon zaten başlı başına bir problem. Bir de içine bol bol Star Wars/Star Trek göndermeleri, bilgisayar oyunları, çizgi romanlar atıyorsunuz ki çorbanız kıvama gelsin. Ekranda "eye candy" olarak tabir edebileceğiniz, giyimine özenebileceğiniz bir karakter olmasa da eğlenerek izliyorsunuz.&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Düşününce liste bayağı bir uzuyor tabi. Daha ailemizin anti kahramanı Dr. Gregory House, villain olmasına karşın kızların sevgilisi (ehm ya da benim, evet evet sadece benim) Zachary Quinto/Heroes, hatta aynı diziden Masi Oka. Sanırsam artık Brangelina devri bitti, (hatta evlerini bile ayırmışlar bak) devir sıradan insanların devri. Belki ben de bir gün şöhreti yakalar, dizilerde falan oynarım. Mimarlıkta para yok zaten, eline kağıt kalem alan müteahhitlik yapıyor.  &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-6830250003693548868?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/6830250003693548868/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=6830250003693548868' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/6830250003693548868'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/6830250003693548868'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/06/let-there-be-tv.html' title='Let There Be TV.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-2758806217248406509</id><published>2009-06-05T13:17:00.013+03:00</published><updated>2009-06-05T15:13:05.630+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='vampir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Twilight'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='MTV Movie Awards'/><title type='text'>Ah gece gelme gündüz gel, tenhalarda menhalarda.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Erken emeklilik yasa tasarısını kendi üzerimde denediğim şu günlerde, üretkenlik katsayım arttı. Önce İzmir'e gittiğimde annemin kullanmadığı dikiş makinesinde hak iddia etmemle başladı. Eminönü'ne gidildi (abuk subuk sokaklarında sağ aynamı kırmam pahasına), kumaşlar alındı ve kendime etek dikildi. Geleceğin Vera Wang'i olacağımı söyleyemem, ama ilk deneme açısından başarılı olduğum söylenebilir. Daha sonra uzun zamandır beynimi kemiren arka bahçemi renovasyon işine girildi. 3 senedir kendisini çöplük olarak kullandığımdan (komşularımın da bunu farkedip bilumum çöplerini aşağı sallamasının da katkısı oldu); biraz savaş alanı kıvamındaydı. Temizlendikten sonra Koçtaş'a gidilip suni çim halı, bambu çit, beyaz çakıl taşı, bahçe aydınlatması gibi hırdavatlar alınıp; peyzaj mimarı kıvamında bu alanın düzenlemesi yapıldı. Sonuç belki cennetten bir parça olmadı ama, imkanlarımızla anca bu kadar. Yattığımız hamak çürümüş kış koşullarından, ona üzüldüm bir. Gidip yenisini almak lazım. Bu kadar iş, benim tembel bünyemde ne zaman arıza çıkarır bilemiyorum, ama daha çek-senet mafyasıyla uğraşmam lazım. Hayatım romantik komediden aksiyona geçiş yapacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;İki gündür fetret devrine girdim. Sabahları geç kalkıp göbeğimi kaşıya kaşıya (spora da gitmeyince hafif bel verdi, ama o kadar çok değil, hala bikini giyebilirim) rss leri kontrol ediyorum. E3 sağolsun bütün teknoloji blogları/sayfaları günde beşbinikiyüzellisekiz feed'le coşmuş durumda. Bakmayınca dağ oluyor, sonra başa çıkamayınca "mark all as read" yapıp arada güzel şeyleri kaçırabiliyorsunuz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Pek güncel bir haber olmamasına karşın, &lt;a href="http://www.mtv.com/ontv/movieawards/2009/"&gt;MTV'nin Movie Awards&lt;/a&gt;'unu izledim/inceledim. Düşünüyorum da, eskiden sanki bu ödüller daha mantıklı bir şekilde dağıtılırdı. O zaman da oylama sistemine dayalı bir seçim mantığı vardı, demekki eskiden oy verenler (şu anda yaş ortalaması 25 civarı olanlar herhalde), daha akıllıca seçimler yapıyorlardı. İzleyenler ya da haberlerde okuyanlar bilir, ödüllerin büyük bir kısmını &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1099212/"&gt;Twilight&lt;/a&gt; aldı. Açıkcası bu kadarını da beklemiyordum. Tamam, tam MTV gençliğine hitap eden bir film/roman ama aklı başında bir insan oturup izlediğinde "WTF" demekten kendini alamıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed src="http://cdn.springboard.gorillanation.com/storage/xplayer/yo033.swf" type="application/x-shockwave-flash" swliveconnect="true" allowfullscreen="true" flashvars="e=4bffc0037b3a3a5d28896858d3fc663bdb102364ce7b1d815b29fbde454a40697763b487d4a236354f53d0ea6a370b35c6c0babdb4e2999df2c7&amp;amp;pid=wo003&amp;amp;width=500&amp;amp;height=239&amp;amp;autostart=undefined&amp;amp;allowscriptaccess=always&amp;amp;usefullscreen=true&amp;amp;autoscroll=true&amp;amp;thumbsinplaylist=true&amp;amp;esnapshot=4dfed81f&amp;amp;trueurl=No_Link_Supplied" width="500" height="239"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Öncelikle Twilight'ın bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;vampir &lt;/span&gt;filmi olduğunu unutmamak lazım. Bütün vampir filmleri Bela Lugosi ayarında olacak diye bir kural yok, ama geneline baktığımızda bu filmlerin birkaç ortak noktası olduğunu görüyoruz: Vampirler &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;seksi&lt;/span&gt;, insanları kolaylıkla baştan çıkarabiliyorlar; vampirler &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;güçlü&lt;/span&gt;, insanlardan daha hızlı, daha çevik, daha kuvvetliler; vampirler &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;gizemli&lt;/span&gt;, son ana kadar aslında vampir olduklarını anlamıyorsunuz; vampirler &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;akıllı&lt;/span&gt;, uzun yaşamları onlara belirli bir bilgelik vermiş. Twilight'ta ise vampir öğesi sonradan eklenmiş gibi duruyor. Sanki ilk yazılırken lise çağlarında olan iki gencin aşk hikayesi diye başlamış, sonra hikayeyi biraz daha ilginçleştirmek adına word'de "find and replace" yapılmış gibi vampirler yerleştirilmiş. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="width: 364px; height: 187px;" src="http://www.shrani.si/f/1j/dM/Axw3xr3/vampire-vs-faggot.jpg" alt="faggot" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aradaki farkı bilmek lazım tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Film bütün kötü eleştirilere rağmen inanılmaz bir hasılat yaptı. Tabi bunun sebebi serinin kendi hayran kitlesi. 13-18 yaş arası gotik genç kızlar, "aaay ne kadar romantiiiik" diyerekten kitapları ellerinden düşürmeyip, bir yandan da "gotiklik"lerinden ödün vermeden, genç kızlarda bu yaşlarda görülen arabesk aşık olma dönemini atlatıyorlar. Yazar bu konuda biraz cinlik yapmış; bu yaş aralığındaki genç kızlar ilk aşık oldukları dönemde gördükleri herşeyi kendi hayatlarıyla kıyaslıyorlar. Tabi bütün kızlar da aynı tornadan çıkmış değiller; bir kısmı okulda cheerleader formasıyla dolaşıp okulun futbol takımındaki çocuklarla çıkıyorlar, bir kısmı bol siyah makyajlı-eyelinerlı dolaşıp kimsenin onları anlamadığını düşünüyor (ki Twilight'ta biz daha çok bunlarla ilgileniyoruz), bir kısmı kendini okula verdiğinden zaten bu olaylara girmiyor. Yazar da böyle bir kitle için yazılan eserlerdeki boşluğu görmüş olacakki, fill in the blanks durumuna girmiş. Sonuç büyük başarı sağlamış ama dediğim gibi, belirli bir kitle için.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bu tarz bir serinin filme dönüştürüldüğünde kazanılacak çil çil altınları düşünen yapımcılar da kolları sıvamış, ve ortaya böyle bir film çıkmış. Birçok forumda hayran kitlesinin yapılan acımasız eleştirilere olan karşılığı, Twilight'ın aslında bir vampir filmi olmadığı, vampir öğesinin orda bir metafor olduğu, ikili ilişkilerdeki insanlar arasındaki farklara rağmen birbirlerini sevebileceği üzerine. Sorun şu ki, Bram Stoker da aslında Dracula'yı yazarken "vampirliği" bir metafor üzerine kurmuş; o dönemde oldukça yaygın olan ve cinsel yolla bulaşan frengi hastalığı. Bu yüzden "aslında ordaki vampirler metafor, siz anlamıyorsunuz" diye gelmeyin, işin çıkış noktası zaten bu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Kitap serisini okumama sebebim Ayşegül'ün yeni maceralarını okumama sebebimle aynı, belirli bir yaş ortalamasının üstünde olmam. O yüzden kitap vs. film karşılaştırmasını yapamıyorum. Ama hayranlarından gelen yorumlara bakılacak olursa orijinaline sadık kalınmış, hepsi filmi izlerken orgazma ulaşmış. Bu yüzden yaptığım eleştiriler ne yazıkki izlediğim filmle sınırlı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Filmde CGI için Industrial Light and Magic göreve çağrılmış ama sanırsam öğle tatillerine denk geldiği için o sırada ofiste bulunan çaycı işlerini halletmiş. Veyahut benim 3D işler için uyguladığım fiyat/kalite sistemini kullanmışlar; x kadar para verirseniz y görüntüsünü alırsınız şeklinde. Filmin genel olarak görüntü yönetmenliğini sevdim, renk paleti ve fonlar çok güzel, hikayeyle örtüşüyor. Oyunculuk açısından fazla söyleyeceğim birşey yok, hikayenin genel kabızlığından ötürü ne yazıkki oyuncular da sanki en iyi performanslarını gösterememişler, Robert Pattinson sürekli boşluğa uzun uzun ve mal mal bakarken görüntülenmiş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Gene de bu kadar ödüle boğacak bir film miydi, tartışılır. Aslında alnı şimşek izli yuvarlak tel gözlüklü küçük büyücü dostumuzun serisiyle karşılaştırmak daha mantıklı geliyor, ama kendilerini pek sevdiğimden çok sağlıklı bir karşılaştırma yapabileceğim söylenemez. Hele bir serinin ikinci filmi çıksın, öyle konuşalım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-2758806217248406509?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/2758806217248406509/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=2758806217248406509' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/2758806217248406509'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/2758806217248406509'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/06/ah-gece-gelme-gunduz-gel-tenhalarda.html' title='Ah gece gelme gündüz gel, tenhalarda menhalarda.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-4656204655495330040</id><published>2009-05-29T14:37:00.005+03:00</published><updated>2009-05-29T16:05:44.660+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema salonları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Terminator Salvation'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CG'/><title type='text'>I'll Be Back.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Sıkıntıdan ya da yapacak iş olmamasından olacak, bu aralar sürekli bir sinemaya gider olduk. Artık sinema salonlarının patlamış mısır kokusu mu cezbediyor, ya da Cevahir'deki ice slush'lar mı, yoksa İstinye Park'taki meyveli dondurmalı kalori bombaları mı bilemiyorum; ama film izlemekten çok sinema salonunda yemek yiyor oluşum bir gerçek. Sporu da salladık bu aralar, allah sonumuzu hayır eylesin. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Kişibaşına 3 alışveriş merkezi düşmeden önce en çok gittiğimiz sinema Profilo'ydu. Sonradan Kanyon falan açıldı, Death Star içinde film izleme keyfi bir başka oldu. Üstelik tuvaletleri bile es geçmemişler, otururken karşınızda fragmanlar dönüyor ayna yansımasından. Daha sonra İstinye Park'ın IMAX farkı hepsinden üstün geldi, uzak da olsa oralara gider olduk. (ama hala seni affetmiş değilim herkesin ortasında bagajdaki bavulumu açtırdığın için) İzmir'de lisedeyken EGS'ye gidiyorduk, hem iki apartman yanımızda olduğundan ötürü, hem de koltuklarının &lt;a href="http://www.la-z-boy.com/"&gt;La-z-Boy&lt;/a&gt;'dan esinlenmiş olduğu için. Evet, güzel günlerdi onlar da.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Film festivallerini çok sevememe sebebim de filmlerinin çoğunun Taksim'deki sinema salonlarında gösteriliyor oluşu. İlla alışveriş merkezlerindeki sinemalara giderim diye bir ısrarım yok ama gerçekçi olalım; park sorununuz olmuyor, salonlar yeni yapıldığı için koltuklar daha rahat (sırtımdaki kulunçlardan birinin sorumlusu Emek Sineması'dır, evet), görüntü ve ses sistemleri daha iyi, ve sanırsam bu aralar pek üstüne düştüğüm (ne yazıkki) antraktta alabileceğiniz yiyecek ve içecekler daha çeşitli ve doyurucu olması. Rahatına düşkün, şımarık ve obur bir sinema izleyicisi olarak tercihimi de bu yönde kullanıyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Dün akşam &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0438488/"&gt;Terminator Salvation&lt;/a&gt;'ın özel gösterimine gittik. Terminator serisi artık beni eskisi kadar heyecanlandırmıyor olsa da Christian Bale'in oynuyor oluşu filme daha bir sıcak bakmamı sağladı, kendisi her rolün adamı ne de olsa (Public Enemies'i ısrarla bekliyoruz) Ama ne yazıkki filmi Bale bile kurtaramamış, ortaya saçma sapan bir şey çıkmış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;object width="480" height="295"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/IcYdjHpJUV8&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/IcYdjHpJUV8&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="480" height="295"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Filmde bol aksiyon sahnesi var ama gene de birşeyler eksik kalmış, tam doyuma ulaşamıyorsunuz. Bir sürü yeni terminator modeli koymuşlar (daha önceki filmlerde gördüysem bile hatırlamıyorum) ama nasıl oluyorsa baya basit bir şekilde alaşağı edilebiliyorlar. Man vs. Machines zaten kafamın almadığı bir konsepttir, hani California valisi bile olsanız karşınızda %100 titaniumdan oluşan ve sizi öldürmeye programlı dev bir robotu nasıl yenebilirsiniz, çözemiyorum. Hadi onu geçtim, Terminator'ın hikayesinde insanları toplayalım üzerlerinde deneyler yapalım, etinden sütünden faydalanalım gibi Matrixsel bir hikaye var mıydı? Seriyi bir kez daha izlemeliyim sanırsam.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Artık sağımız solumuz CG olduğundan mıdır nedir; Terminator 1 ve özellikle Terminator 2 beni bu açıdan daha bir etkilemişti. Özellikle ikinci filmde T-1000'in demirlerden geçmesi, eriyip civalaşıp yeniden birleşmesi küçücük aklımı başından almıştı. Hani şimdi 3D Max'i açıp ben de abuk subuk şeyler yaptığımdan mıdır nedir, gördüğüm birçok CG için, heh bunda ne var, uğraşsam ben bile yaparım tepkisini veriyorum. (evet baya bir uğraşmam gerekir belki ama yaparım dedimse yaparım, peh) Sanırsam bu konudaki açgözlülüğüme Transformers 2 derman olacak. (evet onları yapamam, herkes haddini bilmeli)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Terminator Salvation beni pek tatmin edemedi. Senaryosu dandik (koskoca skynet olmuşsun, hala kumpas peşindesin) Christian Bale haricine oyunculuk vasat, film genel olarak serinin bir sonraki filmine geçiş olarak düşünülmüş (biz bunun kaymağını daha yeriz, gözümüz doymuyor kafası), diyaloglar yer yer O.C. den esinlenmiş gibi (McG biliyoruz, aşamadın bunu). Gene de tabi gidip görmek, eksik kalmamak lazım. Transformers da böyle çıkarsa artık aksiyon filmlerinden umudu keserim ama.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-4656204655495330040?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/4656204655495330040/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=4656204655495330040' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/4656204655495330040'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/4656204655495330040'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/05/ill-be-back.html' title='I&apos;ll Be Back.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-6098272910864135347</id><published>2009-05-26T02:50:00.007+03:00</published><updated>2009-05-26T23:24:41.126+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HBO'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Carnivàle'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dizi'/><title type='text'>Şehre Sirk Gelmiş</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img src="http://bellanta.files.wordpress.com/2008/01/carnivale3.jpg" alt="carnivale" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizilerin birçoğu tatil sekansına geçmiş olduklarından ötürü, önceden izlenmemiş olanların oturulup gözden geçirilip, "add to gomplayer" sağ tıkıyla hayata geçirilmesi mevzubahis bu aralar. Arada televizyonda rast geldiğim kadarıyla "&lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0319969/"&gt;Carnivàle&lt;/a&gt;" izleyebilmiş olduğum ve dizinin aslında gayet de izlenmesi gereken bir dizi olduğunu düşündüğüm için kendisine yeniden bir şans verme kararı aldım. Carnivàle öyle hergün izlediğimiz diğer dizilere benzemiyor, arka arkaya ekleyip çekirdek çitleterek (ya da annemin söylediği gibi, çekirdek&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt; "çinterek") &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;izlenmiyor. Her bölümden sonra oturup biraz soluklanıp, kramp girmesin diye biraz sindirdikten sonra bir sonraki bölüme geçebiliyorsunuz. Belki de benim için geçerlidir bu durum, zira art arda izleyemeyeceğim, ya da beynimin alamayacağı kadar derin, karmaşık bir dizi Carnivàle. Beyin de bir kas tabi, uzun süre çalıştırmayınca hamlaşıyor, kapasitesinin altında çalışmaya başlıyor. (Arka arkaya 10 sezon Friends izlediğim gözönüne alınırsa, rahatlıkla açıklanabilir bu durum)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Dizimizin ana karakterlerinden diye tanıtabileceğimiz Ben Hawkins, daha ilk bölümde trajik bir şekilde annesini kaybeder. Tesadüf odur ki, tam o sırada oradan geçmekte olan carnivàle ekibimiz, Ben'i de aralarına almayı teklif ederler. Ben bunu kabul etmekte başta tereddüt etse de, kaderinden kaçamaz ve ekibe katılır. Hayatta tesadüf diye birşey yoktur ama, her olayın belirli bir sebebi, sonrasında da sonucu vardır. Kahramanımız da aslında aramızda dolaşan "normal" insanlardan biri değildir ve farkında olmasa da ekibe sandığından daha kolay uyum sağlayacaktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Carnivàle ekibi, 1930'ların dolaşan lunapark/freak show'undan bekleyebileceğiniz her türlü insanı barındırıyor. Dans edip şarkı söyleyen yapışık ikizler, sakallı kadın, kertenkele adam, +18'e hitap eden revü kızları, geleceğinizi tarottan okuyan çingeneler ve daha birçoğu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Tabi Carnivàle'in hikayesi seyahat eden bir sirk olmaktan çok daha öte. Dizideki her karaktere az biraz bulaştırılan mistisizm, zaten izlerken tüylerinizi yer yer diken diken eden atmosferler ve ışıklarla da birleşince karşınıza görsel olduğu kadar zihinsel de bir şölen olarak çıkıyor (klişe cümlelerde bu hafta). Yüzeysel bir insan olduğum halde (evet, şarap yudumları eşliğinde şömine başında saatler süren felsefi konuşmalardan hiç hoşlanmam, hatta odun da diyebiliriz bana, evet) dizideki iyi-kötü, aydınlık-karanlık sembolleri benim bile aklımı aldı. Bir inanışa göre yaratılan herşeyin bir zıttı, bir karşılığı vardır. Bu durumda aydınlık olan yerin karanlığı, iyi olanın kötüsü, güzel olanın çirkini vb olması gerekir. (güzel olan benim de, çirkin kim merak ediyorum) Bu zıtlıklar olmadığı zaman denge bozulur ve herşey kaosa sürüklenir. Terazinin iki kefesi gibi her iki tarafta da eşit ağırlık bulunmalıdır ki, denge kurulabilsin. Anlatımın başında bir inanışa göre dedim ya, zira ben böyle birşeye inanmıyorum. Sebep olarak da; benim görüşüm, hiçbir şey sadece siyah veya sadece beyazlardan oluşmuyor.  Bir insan o Gerçek Kesit programlarında karakterize edildiği gibi iyilik melaikesi ya da şeytanın sol bacağı olamaz. Bu görüşümü daha da genişletip, insanların tepkisini çekmeye cüret edip (belki, artık kim okuyorsa bunu) gerçekte cennet ve cehennem diye yerler olmadığını bile düşündüğümü söyleyebilirim. Öyle bir yer ki, bütün mutluluklar sizin olacak, her şey toz pembe olacak, bulutlar üzerinde hoplarken gülecek eğlenecek dert tasa nedir unutacaksınız (coruscant'a gidiyoruz hepimiz); ya da öyle bir yer ki, yüzünüz hiç gülmeyecek, acılar içinde boğuşacaksınız, yanacaksınız ve elinizden hiçbir şey gelmeyecek (eeermm, Mustafar?) Açıkcası cennete bile gitsem sıkılacağımdan emin olduğum için bu tartışmayı da burda kapatıyor, inanışlara saygıda kusur etmiyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Konuya dönecek olursak, inanışların sorgulanmasından çekinmiyorsanız Carnivàle'i rahatlıkla izleyebilirsiniz. Yoksa bazı sahnelerde karnınıza kramplar girip kendinizi ekrana küfrediyor bulabilirsiniz,  benden söylemesi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Carnivàle ne yazıkki HBO'nun saçma bütçe kesintilerine maruz kalmış, ikinci sezonda daha hikaye bitmeden sonlandırılmış. Yapımcılar zaten ratinglerimiz düşük, Amerikan izleyicisi bizi anlayamadığından izlemiyor, reklam alamıyoruz, biz en iyisi Rome gibi bir dizi yapalım bakalım bunu izlerler mi demişler. Tabi Rome da sevdiğimiz dizilerden, ama Carnivàle'in sonunu getirmiş olması üzücü. Ben daha izlerdim Lynch filmleri vazgeçilmezi kısa amorf amcayı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;object width="320" height="265"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/U-Onb-FqR74&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/U-Onb-FqR74&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="320" height="265"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bu da başlangıç sekansı. Ne hoş, değil mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-6098272910864135347?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/6098272910864135347/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=6098272910864135347' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/6098272910864135347'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/6098272910864135347'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/05/sehre-sirk-gelmis.html' title='Şehre Sirk Gelmiş'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-7403199501615166685</id><published>2009-05-20T22:30:00.009+03:00</published><updated>2009-05-21T00:14:13.460+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='star wars'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kanyonun vermediği 3D gözlükler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fanboys'/><title type='text'>Join The Dark Side, You Must.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Yaklaşık bir aydır yazmama sebebimi çeşitli şekillerde açıklayabiliriz. Bunların en başında pek tabi çağımızın hastalığı olan "üşengeçlik" (procrastination) geliyor. Filmleri dizileri izleyip izleyip, amaaaaan sonra yazarım yahu, deyip hep bir savsaklama, bir tembellik, uğraş(a)mama durumu söz konusu. "Sen zaten bildim bileli tembeldin" diyenler için de bahanem türk telekomdan geliyor, evimde olan teknik bir arızadan ötürü dış dünya ile olan bağlantımın kısıtlanmış olması. Tüm bunların yanısıra, geçtiğimiz bir haftayı da altın kafesten kaçıp vatanımda geçirmiş olmam da cabası.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Geçtiğimiz ay sonunda, aha bizim şirketi sanırsam teğet geçti bak dediğimiz kriz, kiriş misali tepemize oturduğundan ben dahil olmak üzere şirket bünyesinde toplu işe son verime yol açtı. Hani çok da üzülemedik bir duruma, zira zaten 3 aydır maaş da alamıyorduk; her aybaşı bir ümit maaş alırızla beslenmektense durumumuzu bilelim, daha iyi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Böyle iç karartıcı bir paragraftan sonra uzun süredir yazmamanın verdiği "artists' block" durumu ne yazacağım konusunda bana kısıtlamalar getiriyor. Oysaki geçtiğimiz haftalarda uzun süredir sabırsızlıkla beklediğim &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0458525/"&gt;X-Men Origins:Wolverine&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0796366/"&gt;Star Trek&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0327597/"&gt;Coraline&lt;/a&gt; gibi filmlere gittim. Sanki galalarına özel davetle, beyaz limuzinden inip kırmızı halılara basarak gitmiş gibi oldu biraz bu cümle, oysaki gayet herkes gibi elimde biletimle parası neyse verip öyle girdim sinemaya. Üstüne üstlük Coraline'de 3D gözlüklerimizi bile geri aldılar, pek bir sinirlendim. (Kızgınım sana Kanyon, o gözlüklerin ortasına beyaz bant takıp Weezer klibi çekecektim oysaki.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Evde durduğum sürede de boş durmadım; gene uzun zamandır merakla beklediğim &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0489049/"&gt;Fanboys&lt;/a&gt;'u illegal bir şekilde izledim. Star Trek i büyük heyecanla beklediğim halde bir Trekkie olmadığımı gururla söyledikten sonra Fanboys için "aaa böyle arkadaşlarım olsa ya; aaa var ama, hehehe" diyerek hayıflandım. Sanırsam kendi içimde çelişkiler yaşıyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Star Wars'u ilk (1996 senesiydi sanırım) İzmir Sineması'nda original trilogy yi digitally remastered olarak verdiklerinde (3 film arka arkaya) tanımıştım. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0076759/"&gt;İlk film&lt;/a&gt;in çıkış tarihinin 1977 olduğu düşünülecek olursa, biraz geç kaldığım düşünülebilir. Ama abisi/ablası olmayan, en sevdiği kitap Alice in Wonderland, ve o dönemlerde en çok dinlediği grup da ne yazıkki Take That olan 15 yaşlarında bir kız çocuğunun çok da şansı olmuyor. Filmleri arka arkaya izlerken koltuğa yapışıp elimdeki patlamış mısırı bile yiyemediğimi hatırlıyorum. Bu benim için şu an itibariyle 13 senelik bir obsesyonun başlangıcı olacaktı. 1999'da Phantom Menace için sinema önünde bilet alma kampına girmedim belki ama (o sıralar öyle bir arkadaşım yoktu sanırsam :/ ) Attack of The Clones ve Revenge of the Sith'e ilk gün-ilk seans gitme; hatta Revenge of the Sith'e gitmeden önce evde jedi robe dikmeye çalışma, bir gecede sadece birini yetiştirebildiği için sabahın köründe Taksim Fitaş'ın önünde erkek arkadaşına kostümsel olarak katılamama gibi problemler yaşadım. Hatta abartıp, peh zaten dövme yaptıracaktım, oldum olası bir koluma imperial, diğerine rebel alliance logoları yaptırayım da tam olsun bile dedim. Sonrasında tabi Gerekli Şeyler olsun, sinema kuyruğu olsun, hatta Burger King sipariş beklemesi olsun, 15-25 yaş arası oğlan çocuklarını iki kol sıyırmayla baya bir etkiledim bunlarla; ama hayatta başka ne işime yaradı diye soracak olursanız beni boş boş bakar bulacaksınız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt; Yazdığım her üç yazıdan birinde Star Wars hayranlığımı dile getiriyor olmam herhalde tesadüf olmasa gerek. Belki Fanboys hikayesinde anlatılanlar kadar değilim ama zaten benimle ilgili bir film de yapmadılar henüz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;object width="480" height="295"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/ntzYG9t5zi0&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/ntzYG9t5zi0&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="480" height="295"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Hikaye 1998 yılında başlıyor. The Phantom Menace daha gösterime girmemiştir ve kainat üzerindeki bütün Star Wars hayranları büyük bir merak ve heyecanla filmi beklemektedir. Kahramanlarımız Windows, Eric, Linus ve Hutch da 10 yaşlarında iken bile George Lucas'ın evi olan Skywalker Ranch'e girme planları  olan bir grup gençtir. Tabi seneler geçmiş, grup az da olsa dağılmıştır. Grubu tekrardan bir araya getiren ve çocukluk planlarını gerçeğe dönüştürmeye karar verdirten Linus'ın kanser olması ve çok az ömrü kaldığı için Phantom Menace'i izleyemeyecek olmasıdır. Bunun üzerine harekete geçerler ve ortaya klasik bir "road-trip" filmi çıkar. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Tabi filmde bolca serpiştirilen Star Wars göndermeleri, hatta yetmeyip Star Wars oyuncularının ara ara çıkıp bizi şaşırtmaları, belki de sadece Star Wars hayranlarının anlayabileceği şakalar espriler falan, Fanboys'u diğer road-trip filmlerinden biraz farklı kılıyor.&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt; Hapse düşen kahramanlarımızı kurtaran Lando Calrissian olurken mesela, Skywalker Ranch'te üstlerine atlayan korumalardan birinin Darth Maul olması, ve filmde suratı çok anlaşılmasa da kendine özgü akrobatik hareketlerinden onu tanıyor olmamız, kendinizi bir gruba aitmiş hissine kapılmanızı sağlıyor.&lt;br /&gt;Tabi filmin ana izleyici kitlesinin Star Wars hayranı olan oğlan çocukları olduğu gerçeği düşünülecek olursa, Kristen Bell gibi bir ablamızın da cast'ta yer alması, hatta her nerd/geek'in fantazisi olan Princess Leia'nın altın kostümünü giydirmeleri de kaçınılmaz oluyor.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.heroestelevision.com/wp-content/uploads/2007/12/823bq00-331-x-500.jpg" alt="kristen bell" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;hah ne var, ben de giysem gayet böyle dururdu bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Film için ayrıca belirtmek istediğim, son zamanlarda en sevdiğim aktör haline gelmiş olan Seth Rogen'ı da bol bol görüyor olmamız. (sen ne büyük bir insansın ya) Seth Rogen'ın yanısıra, spoiler olsa da söylemekten kendimi alamayacağım, Danny Trejo abimizin de ufak bir rolünün olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahatsız olduğum bir konu üzerinde biraz konuşmak istiyorum. Nedense Hollywood; Star Wars hayranı, ya da daha da geniş bir kitle için düşünecek olursak, çizgi roman okuyan gençleri hep asosyal, karşı cinsle olan münasebetleri kısıtlı, fiziksel olarak zayıf olarak resmetmekten hoşlanıyor. Bu durumdan rahatsızım ve şikayetçiyim. Burdan film yapımcılarına sesleniyorum, bir daha böyle filmler çekecek olursanız lütfen bu insanları böyle karakterize etmeyin. Stereotiplerden kaçınalım lütfen, ayıp oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dip not:&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.iwatchstuff.com/2008/10/31/fanboys-poster.jpg" alt="fanboys poster" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VS.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://fc08.deviantart.com/fs29/f/2008/164/c/e/vader_demands_candy_id__by_ecchialev.jpg" alt="vader demands candy" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben de iyiki bir fotoğraf çektim, her yere aynı şeyi çakıyorum. Hoş olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-7403199501615166685?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/7403199501615166685/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=7403199501615166685' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7403199501615166685'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7403199501615166685'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/05/join-dark-side-you-must.html' title='Join The Dark Side, You Must.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-3955172622861810438</id><published>2009-04-26T17:38:00.010+03:00</published><updated>2009-04-26T19:20:15.596+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Monsters vs. Aliens'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seth Rogen'/><title type='text'>Oooze gonna save us?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Pazar günlerinin nedense üzerimde bir "evde otur-dışarı çıkma" etkisi var. Sanki haftanın sahir günleri hep dışardaymışım gibi bir cümle oldu bu ama özellikle pazar günleri, küçüklüğümden beri sabahları ya evde/tam teçhizatlı, ya da dışarıda/en büyük açık büfe neredeyse, bir kahvaltı edilir; sonra sindirmek için şöyle bir sahil gezintisi yaptıktan sonra eve gelinirdi. Bütün bu işler öğleden sonra maksimum 2:00 ye kadar bittiğinden daha sonrasında evde televizyon bakılır, gazete okunur, film izlenir ve gün sona ererdi. Yaz aylarına tekabül eden günlerde annemin "ay ben sıcak deniz seviyorum" sevdası yüzünden de Ilıca'da büyük plaja gitme vak'alarımız da olurdu arada. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Aile uzağında yaşamanın bir yan etkisi olacak, pazar sabahları artık tam tevekküllü kahvaltı yerine şöööyle bir atıştırdıktan sonra ev işi/domestik kısıma giriş yapıyorum. Malum, bütün hafta ev dingonun ahırı kıvamına geliyor; giydiklerim pazartesi-salı-çarşamba diye üst üste yatağımın yanındaki şişme pembe koltuk üzerinde yığılıyor, mutfakta bardaklar pazartesi sabahı-salı sabahı diye içleri az kahveli bir şekilde sıralanıyor, yok çarşafları değiştir, yerleri sil derken zaten bu sıkıcı işler bütün günümü alıyor. Bir bakıyorum hava kararmış bile, hani nerede benim sahil çay bahçem.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Son birkaç aydır pazar günü aktivitelerime bir de blog yazma işi girdi. Bunu sanki üstümde bir yükmüş gibi söylemiyorum, pazar günü rutinime dahil olduğunu belirtiyorum sadece. Bazen annem gibi hissediyorum, hah bütün gün ayaktaydım şimdi şöyle bir kahvemi alıp da oturayım ayaklarımı uzatayım havasında düşünüyorum acaba bu hafta ne yazsam diye. Geçen hafta Black Books u yazmışım, öyleyse film haftasındayız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Sinemaya gitmeyi eskisi kadar çok sevmiyorum. Bunun sebeplerinden biri istediğim zaman durdurup içeriden kola/kahve/cips/patlamış mısır benzeri birşey alamıyor oluşum. Başka bir sebep olarak sinema salonlarında haliyle filmi yatar pozisyon yerine oturur pozisyonda izleme zorunluluğu. Biraz sefa pezevengi bir yapım var sanırsam, herşey önümde olmalı ve ben olabildiğine rahat, 85 yastığın üçü belime ikisi ayağımın altına şeklinde hiyerarşik ve stratejik olarak dağıtabilmeliyim. Sinemaya soğumamın sebeplerinden bir diğeri de kafama takılan birşey olduğunda filmi durdurup wikipedia ya da imdb gibi sayfalardan gerekli infoyu sinema dahilinde almamın zor olması. Iphone icat oldu mertlik bozuldu gerçi, her yerde istediğimiz enformasyona ulaşabiliyoruz ama arada filmi kaçırmak hoş olmuyor. Son olarak sinema gidişlerimin azalmasındaki en önemli sebep, izlemek istediğim bazı filmlerin sadece dublajlı olarak gösterimde olması. Neymiş efendim, animasyon dediğimiz çocuklara yönelik birşeymiş, Türkçe olursa anca anlayabilirlermiş. Gece 12:00de çocuğunu yatağa koyup uyutmak yerine sinemaya götüren bir aile herhalde çok iyi bir ebeveynlik yapmıyordur; ben şahsen ortaokula kadar akşam 10 dedin mi yataktaydım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Bütün bu problemlerime rağmen geçen hafta &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0892782/"&gt;Monsters vs. Aliens&lt;/a&gt; a gitmiş bulundum. Filmin orijinal versiyonu hiçbir salonun hiçbir gösteriminde yoktu. Zaten imax için her türlü İstinye Park'a gitmek gerektiğinden kaderimize razı olduk. Gitmeden önce filmin inTru 3D olduğunu bilmiyordum, salon girişinde dağıtılan kaynak gözlüklerini görünce pek bir sevindim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;img src="http://s3.amazonaws.com/twitpic/photos/large/6160615.jpg?AWSAccessKeyId=0ZRYP5X5F6FSMBCCSE82&amp;amp;Expires=1240759562&amp;amp;Signature=EGplArcpZd%2FbtWdh9guEIv77IBU%3D" alt="goofy glasses" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Herhalde karşıdan bakınca bu gözlükleri takmış bütün bir salon çok eğlenceli gözüküyordur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;En son, Nightmare on Elm Street'ti sanırım, bundan bir 15 sene önce falan inTru 3D bir filme gitmiştim. O zamanlar bir tarafı kırmızı, bir tarafı cyan gözlükler veriyorlardı. Şu anda verdiklerine göre daha "cool" gözlüklerdi ama teknolojinin gelişmiş olduğunu görmek sevindirici.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Film şimdiye kadar izlediğim en iyi 3D filmlerden. Gerek konu olarak, gerek animasyon kalitesi olarak Dreamworks'un kendini aştığını düşünüyorum. Bundan önceki birçok filmi Pixar filmlerinden sonra gösterime girmiş (Finding Nemo'dan sonra Shark Tale ya da A Bug's Life'dan sonra AntZ) ne var lan, aynısını biz de yaparız statüsünde filmler olduğundan Pixar&gt;Dreamworks olan düşüncemi değiştirecek kapasitede bir film. Seslendirenlerin arasında Seth Rogen ♥ , Hugh Laurie, Kiefer Sutherland, Stephen Colbert gibi ünlülerin olması çok büyük bir artı. (Reese Witherspoon'u es geçtim, çenesi beni irrite ediyor) Tabi sinemada izlerken bu sesleri ne yazıkki duyamadık, o yüzden eve gelip artık TS de olsa sırf sesleri duymak için filmi indirdik. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;object width="500" height="315"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/7SfqWGmRffM&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/7SfqWGmRffM&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="315"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Konusuna gelince, evleneceği gün talihsiz bir kaza sonucu kafasına meteor düşen Susan, bir anda kendini 150 m boyunda bulur. Apar topar hükümet görevlileri tarafından benzer durumda canlıların olduğu çok gizli bir üsse kapatılır. Burada Dr. Cockroach, B.O.B., The Missing Link ve Insectosaurous ile tanışır. Hiçbir zaman dışarı çıkıp normal hayatına geri dönemeyeceğini düşünürken (tabiki) Amerika'ya yapılan bir UFO saldırısı yüzünden uzaylılarla savaşması için görev verilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Film boyunca sürekli yapılan kült sci-fi film göndermeleri, karakterlerin 50'ler B movie tadında özgeçmişlerini anlatan kısa filmler, Monsters vs. Aliens'taki sevdiğim küçük anekdotlar. Gene de en sevdiğim sahne herhalde Golden Gate'de Insectosaurus ve büyük robotun karşı karşıya geldiği sahne.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.telegraph.co.uk/telegraph/multimedia/archive/01350/monsters-aliens_1350553i.jpg" alt="golden gate" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Filmde en sevdiğim karakter pek tabiki B.O.B. Bunun sebebi Seth Rogen'in kalbimi az biraz çalmış olması olabilir herhalde. Ya da filmdeki en komik replikleri kendisine vermiş olmaları da bir sebep olabilir. Ve tabi biraz daha kalbimi çalabilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;embed src="http://www.metacafe.com/fplayer/yt-MaeK5W8aXPI/seth_rogen_interview_monsters_vs_aliens.swf" width="400" height="345" wmode="transparent" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;br /&gt;&lt;span size =" 1"&gt;&lt;a href="http://www.metacafe.com/watch/yt-MaeK5W8aXPI/seth_rogen_interview_monsters_vs_aliens/"&gt;Seth Rogen Interview Monsters Vs Aliens&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.metacafe.com/"&gt;Watch more funny videos here&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Aman bekleyeyim dvd si çıksın evde orijinal sesiyle izleyeyim diye düşünüyorsanız bence yanlışlardasınız. Evet belki orijinal seslendirmesiyle çok daha iyi bir deneyim olacaktır ama gözlükler ve inTru3D de kaçırılmaması gereken bir fırsat. Üstelik ara da vermiyorlar, filmi baştan sona kesintisiz izleyebiliyorsunuz. (Küçük mesaneli arkadaşlar için sorun yaratabilir) +7 sınırlandırması getirdiklerinden salonda "annneaaa ne oldu, annneaa çişim geldiiii" diye bağıran, arkadan koltuğunuzu tekmeleyen çocuklar da yok, rahatsınız yani.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-3955172622861810438?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/3955172622861810438/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=3955172622861810438' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/3955172622861810438'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/3955172622861810438'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/04/oooze-gonna-save-us.html' title='Oooze gonna save us?'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-7500874950670724673</id><published>2009-04-18T23:56:00.005+03:00</published><updated>2009-04-19T01:22:46.102+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ingiliz sit-com'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Black Books'/><title type='text'>Enjoy. It's dreadful but quite short.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Memlekete gidip ailemi, arkadaşlarımı, sevdiklerimi görememiş olmanın verdiği hüzünle bir cumartesi gecesi koltukta yatarak örtülere sarılıp film izlemek herhalde ruhumda kanayan yaraya derman olabilecekti. Zaten cuma akşamı dışarı çıkıp vazifemi yerine getirmişim; her zaman gittiğimiz yerleri iade-i ziyaret tadında şöyle bir tavaf edip, görülmesi gereken insanları görüp selam etmişim, iki birşey içip saçma geyiklere girmişim, benden kralı yok yani. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Gerçi geçen hafta peyote'de olan bir olaydan söz etmeden duramayacağım. Her cuma günü gibi sporumu yapıp duşumu aldıktan sonra, of bu hafta da ne fenaydı en iyisi bir dışarı çıkayım, hem Post Dial da yok muydu bu haftasonu dur bir Uçman'ı arayayım belki onlar da gidiyordur ben de onlara patch olurum diye planlar kumpaslar kurup sonunda Taksim'e çıktım. Üzerimde halen işe giydiğim elbisem ve topuklularım olduğundan kelli, peyote'de biraz sırıtıyor olmam işten bile değildi. İnsanların bunun burda ne işi var acaba yolunu mu kaybetmiş bakışları arasında içkimi yudumlarken kalabalıktan birinin sürekli bana bakıyor olduğunu keşfettim. Bir iki "acaba tanışıyor muyuz" bakışından sonra database'imde hiçbir yüz tanıma programından sonuç alamayınca ayakta dikilmeye devam ederken arkadaş yanıma gelip "pardon senin adın Alev mi?" diye soruncaki surat şeklimi ben de görmek isterdim. Uzun lafın kısası, bundan herhalde birkaç yüzyıl önce ben İzmir'de lisedeyken "çıktığım" bir erkek arkadaşım olduğunu öğrendim. Tabi bunu öğreninceki surat şeklimin de çok sağlıklı olduğunu sanmıyorum. Yaşlandım mı, yoksa gerçekten çok "kara" bir mazim mi var bilemiyorum, ama garip zamanlarda garip insanların karşıma çıkıyor olması ilginç.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Bu kadar özele girdikten sonra burasının aslında "işte dizi film izliyorum sonra da yazıyorum böyle" olduğunu unutmadan esas konuma döneyim. Her hafta aksatmadan düzenli bir şekilde okuyan sevgili okuyucularım bilirler, bir hafta dizi, bir hafta film yazıyorum. Geçen hafta Tokyo Gore Police'i yazdık, okuyup izleyenler çeşitli kanallardan mesajlar atıp teşekkürlerini ilettiler. Böylelikle insanlık görevini yapmış olmanın gururunu da tatmış oldum, teşekkür ederim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;İngiliz menşeili dizilerim kalbimde ayrı bir yeri vardır. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0237123/"&gt;Coupling&lt;/a&gt; olsun, The IT Crowd olsun, artık kalıplaşmaktan çıkıp kemikleşmeye başlayan amerikan sit-com'larından biraz daha zeka içeren esprilerle dolu, casting'de birkaç ünlü oyuncu olsun konu önemli değil görüşünden çok farklı bir anlayışla yazılan bir senaryoya sahipler. Ayrıca birçoğu büyük bir kesim tarafından izlenmediği için yazmaya değer olduklarını düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed src="http://www.metacafe.com/fplayer/230790/black_books.swf" width="400" height="345" wmode="transparent" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;br /&gt;&lt;span size =" 1"&gt;&lt;a href="http://www.metacafe.com/watch/230790/black_books/"&gt;Black Books &lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.metacafe.com/"&gt;Free videos are just a click away&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0262150/"&gt;Black Books&lt;/a&gt; da tam bu bahsettiğim klasmana giriyor. İngiliz dizilerine has bir genetik hastalık olan, sezon başı 6 bölümden oluşması haricinde yazacak negatif bir yan göremiyorum. Konusuna gelince; Bernard Black, Black Books adında bir kitapçının sahibidir. Sürekli içki, sigara ve pislik üreten bir İrlandalı olması dışında müşterilerden nefret eder, hatta gelenleri her konuda azarlar. Yanındaki hediyelik eşya dükkanında çalışan Fran haricinde pek bir arkadaşı da yoktur. Zaten Fran de insanlardan genel olarak nefret eden ve alkol-sigara tüketimini destekleyen bir şahıstır. İlk bölümde muhasebecisinin kaçması sonucu Bernard yeni bir muhasebeci arayışına girmişken bir kitabı yanlışlıkla sindirim sistemine dahil eden Manny ile tanışır. Ve pek tabi asıl hikaye burda başlar, gelişir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Manny artık Bernard'ın muhasebecisi olmaktan çıkmış, kitapçıda çalışan bir eleman haline gelmesi gerekirken onun kölesi kıvamına gelmiştir. Isaura gibi Bernard'ın yemeği olsun, temizliği olsun herşeyinden o sorumludur. Her zaman çok gönüllü olarak yapmasa da kafasına atılan bilumum şişe, tost makinesi, kitap gibi günlük eşyalar, ne yapması gerektiği konusunda ona yol gösterir. Zaman zaman kavga edip, haftada 5 kere istifa etse de Manny gene Bernard'a geri döner.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Tüm bu olaylar olurken geçen eğlenceli diyaloglar, Black Books'u herhangi bir durum komedisinden farklı kılıyor. Belki de Bernard'ın insanlardan nefret eder tavrı içimde beslediğim anti hümanist kaplumbağanın kabuğunu tıklatıyordur, bilemiyorum. Zaten sokakta park ettiğim arabanın arka tamponunu çizmişler, insanlara ayrı bir kılım şu anda. &lt;a href="http://www.last.fm/music/Kohachiro+Miyata"&gt;Kohachiro Miyata&lt;/a&gt; dinleyerek ruhumu dinlendirme derdindeyim, ne kadar başarılı olacağım muallak. Henüz dünyaya olan hıncımı tanımadığım insanlara monitör arkasından laf atıp sonra arkadaşlarımla tii hiii hii hii diye gülerek geçirmiyorum, bu da bir başarı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Yarını Kevin Smith günü ilan ettim. Uzun süredir filmlerini izlemiyordum, art arda izleyince nasıl bir etki yapacak onu merak ediyorum. Herhalde haftaya da onlara övgüler yağdırırım, böyle geçinir gideriz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-7500874950670724673?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/7500874950670724673/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=7500874950670724673' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7500874950670724673'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7500874950670724673'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/04/enjoy-its-dreadful-but-quite-short.html' title='Enjoy. It&apos;s dreadful but quite short.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-6250218447875131282</id><published>2009-04-12T15:30:00.007+03:00</published><updated>2009-04-12T16:37:55.621+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tokyo gore police'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='b movie'/><title type='text'>Tokyo "Gore" Police</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;B-Movie &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/B_movie"&gt;(wiki)&lt;/a&gt; denilen düşük prodüksiyonlu; tanınmış sanatçı bulunmayan, senaryosu 30 sayfadan oluşan, tanıtım ve promosyon gibi dertleri olmayan filmlerin, film endüstrisinin asıl geçim kaynağı olduğunu düşünmek herhalde çok yanlış olmaz. Bu tarz filmlerin çoğu sinemalarda oynamadan "direct-to-DVD" olarak ev izleyicisinin beğenisine sunulur; ya da  sabaha karşı 4'te ne göstereceğiz endişesinde olan televizyon kanallarına satılır. Zaten oyuncularına saat üstünden amele usülü ödeme yaptığından, post-production gibi özele inmediğinden fazla bir harcaması olmadığı için üstünden kazanılan her kuruş, kâr olarak ceplerine geri dönecektir. Tarantino ve Rodriguez de bu filmlerin popülaritesini anlamış olacakki, bundan iki sene evvel 2 film birden kuşağında &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0462322/"&gt;Grindhouse&lt;/a&gt; projesiyle karşımıza çıktılar.&lt;br /&gt;B-movie lerin genel olarak tarzı korku/bilimkurgu/erotik/dövüş olarak sınıflandırılabilir. Demek istediğimi anlamak için sabaha karşı show tv ya da star açın; Kan Sporu 4, Göldeki Dehşet, Afacan Köpek Nazilere Karşı gibi başlıkları olan filmleri izleyin. O saatlerde halen ayakta olup TV izleyebilen bir kitle olduğundan ötürü, bu tarz filmlerin sonunun gelmeyeceğini bilmek beni bir bakıma rahatlatıyor. Çok fazla bir beklentiniz olmuyor bu tarz filmlerden, ve istediğinizi size konsantre olarak veriyor. Biraz kan/vahşet mi görmek istiyorsunuz, Piranhaların İntikamı ya da &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0056875/"&gt;Kan Ziyafeti&lt;/a&gt; tam size göre. Kafanızı fazla yormadan önünüzde bir tabak patlamış mısırınızla eğlenceli bir 90 dakika sizi bekliyor. Oscar adaylığı getirecek bir oyunculuk ya da Lucas Arts tadında bir CG beklemeyin. Belki canınız biraz korkayım gerileyim istiyordur, o zaman size &lt;a href="http://www.imdb.com/name/nm0001681/"&gt;George Romero&lt;/a&gt; tavsiye ederim; hem zombilere karşı nasıl savaşabileceğinizi öğrenip böyle bir durumda hayatta kalmayı başarabilirsiniz.&lt;br /&gt;1970 sonları-80 başlarında Yeşilçam da B-Movie sevdasına düşerek belki de hayatının en büyük hatasını yaptı. Hata diyorum çünkü bu tarz filmlerin genel konseptine uymayacak şekilde Hadi Çaman, Ekrem Bora gibi aslında sinema ve tiyatro camiasının önemli isimlerini erotik sayılabilecek filmlerde oynatarak kurallardan bir tanesini bozdu; tanınmamış oyuncu kullanımı. Oyunculuk kariyerlerine nasıl bir sekte vurdu, ne kadar pişman oldular bilemeyeceğim ama sanırsam parasızlık dünyada insana herşeyi yaptırabiliyor. Westernler çok revaçta diyerek bizim neyimiz eksik, biz de yapalım demek bazen çok facia sonuçlar doğurabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://img525.imageshack.us/img525/4062/image016ue1.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir giriş yaptıktan ve B movie leri anlamaya çalıştıktan sonra bu hafta izlediğim Tokyo Gore Police yazımı okuyanlar izlerken nasıl birşey beklemeleri gerektiğini anlayabilirler umarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="445" height="364"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/Dy9TyMZvF3g&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999&amp;amp;border=1"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/Dy9TyMZvF3g&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999&amp;amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="445" height="364"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japon polis teşkilatı özelleştirilmiştir. Artık kıyafetleri teknolojik bir samurayı andıran Darth Vader/Terminator çakması olmuş, halkı korumak adına suçluları gözlerini kırpmadan kesip biçer hale gelmişlerdir. Engineer adını verdikleri bir grup insan, vücutlarında bulunan anahtar şeklindeki bir tümör yüzünden yaralarını çeşitli ölümcül silahlar şekline sokarak polis teşkilatının başına bela olmaktadır. Kahramanımız るか　(Ruka yani, böyle yazayım da daha artistik olsun dedim), engineer ları avlayan bir polis memurudur. Polis memuru deyince tabi akla gök mavi gömlekli, yakasında rozeti olan biri gelmesin, kendisi B Movie de oynadığının farkında olacakki, kıyafetleri yoğun bir şekilde seksapelite içeriyor. Genellikle katana kullanıyor, çünkü bu anahtar şeklindeki tümör parçalanmadığı takdirde vücutlarını ne kadar parçaya ayırırsanız ayırın, engineerlar ölmüyor ve kesik kollardan testere, timsah başı, makineli tüfek gibi silahlar ortaya çıkıyor.&lt;br /&gt;Kullanılan ana silah katana olduğundan ötürü kesilen yaralardan yangın musluğu debisinde kan çıkması kaçınılmaz bir sonuç. &lt;a href="http://anidb.net/perl-bin/animedb.pl?show=anime&amp;amp;aid=28"&gt;Akira&lt;/a&gt; izleyenler belki hatırlayacaktır, Tetsuo'nun kolu da sinirlendiğinde ormanda 10 kaplan gücüne dönüşüyordu. Filmdeki engineer lar da izledikleri animelerden etkilenmiş olacaklarki, film belki düşük bütçeli görsel efektlerden ötürü, belki de daha çok kan olmasını istedikleri için, film değil de anime izliyor etkisi bırakıyor.&lt;br /&gt;Film herhangi bir dalda oscara aday olabilecek nitelikte değil; ama zaten baştan belirttiğim gibi filmi kendi kategorisi içinde değerlendirmek lazım. Başlığında da "gore" içeriyor olması, filmden nasıl bir beklentiniz olması gerektiği konusunda yeterince ipucu veriyor. Kan görünce bayılan kitledenseniz kesinlikle önermiyorum, afacan köpek serisi neyinize yetmiyor.&lt;br /&gt;Filmde en çok hoşuma giden, ara ara gösterilen reklamlar. Japonya'daki yüksek intihar oranını mı eleştiriyorlar, bilemeyeceğim, ama "kawaii" diye bağırarak bileklerini Hello Kitty şeklinde falçatayla kesen kızlar olsun, seppuku için daha keskin katanalar ürettiğini savunan firma olsun; film içindeki reklamlar B Movie lerin içlerine sokuşturulan pornografik sahnelere benziyor. Başka beğendiğim sahne olarak, filmin başında Ruka'nın binanın tepesine çıkmak için elindeki roketatarı yere dik tutarak ateşlemesi. Quake'de rocket jump olarak süregelen bu hareket, daha filmin başında beni ekrana bağlamayı başardı.&lt;br /&gt;Sürekli kanlı filmler izlemiyorum, o kadar psikopat/ruh hastası bir insan değilim. Ama açıkcası bu tarz filmler hakkında yazmak, Entre Les Murs hakkında yazmaktan daha eğlenceli. Yoksa ben de zaman zaman romantik komedi izleyip ağlayabilen küçük bir kız çocuğuyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;dip not: hala heyecanla Star Trek bekliyorum, beni bile Trekkie yaptın ya J. J. Abrams, helal olsun.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-6250218447875131282?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/6250218447875131282/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=6250218447875131282' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/6250218447875131282'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/6250218447875131282'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/04/b-movie-wiki-denilen-dusuk.html' title='Tokyo &quot;Gore&quot; Police'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-8388148329698084234</id><published>2009-04-05T18:28:00.008+03:00</published><updated>2009-04-05T20:07:30.545+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ev hali'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='JPod'/><title type='text'>Waiting for Star Trek.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SdjkQEfHhRI/AAAAAAAAAH8/suwygZ0Zv8U/s1600-h/DSC_3942.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px; height: 162px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SdjkQEfHhRI/AAAAAAAAAH8/suwygZ0Zv8U/s200/DSC_3942.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321253924471538962" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;Gün itibariyle her haftanın aynı günü yaptığım domestik işlerden sonra; oh be biraz da oturayım, dünyada neler olmuş, kimler ne yapmış ne demiş gibi meraklardan kendimi arındırmak arzusuyla bilgisayarımın başına sonunda oturabildim. Cumartesi günü evime gelen arkadaşlarım için yaptığım havuçlu-cevizli-tarçınlı kek yanında bol sütlü chai tea latte ile birlikte vücudumda biraz bir rahatlama, bir dinginlik hissetmeye başlamıştımki, ah bu hafta ne hakkında yazacağım sorusu  beynimi kemirmeye başladı. Haftaiçi eve normalden biraz geç geldiğim için (pazartesi-çarşamba-cuma spor salonu, salı-perşembe arkadaşlara uğrama gibi) film ve dizi izleme performansım biraz düştü bu aralar. Zaten ofisten beynim sıcakta bekletilmiş çilek kıvamında çıktığı için, akşamları dikkatimi uzun süre birşeye odaklamakta zorlanıyorum. Geceleri yatmadan izlemek için seçtiğim filmler de bu yüzden romantik-komedi ya da amaçsız macera  gibi beynime çok ATP harcatmayacak türden oluyor. Evet, itiraf ediyorum, bu haftaiçi Along Came Polly, Inkheart, Popeye, Mamma Mia,Marley and Me gibi belki de sonradan izlediğime pişman olacağım filmleri izledim. Haliyle bunları burada yorumlamayı gereksiz buluyorum.&lt;br /&gt;Bir hafta dizi, bir hafta film yazayım gibi bir karar almıştım. Geçen hafta Dead Snow'la ilgili yazdığım için bu hafta sıra bir dizi yazısına geldi. Yeni izlemeye başladığım, henüz 3. bölümünü izleyebildiğim &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0416394/"&gt;The Mighty Boosh&lt;/a&gt; için bir yorum yazmak için henüz erken olduğunu düşünüyorum. Her hafta ısrarla izlediğim diziler hakkında yazmayı da işgüzarlık olarak görüyorum; bu yazıyı okuyanların çoğunun benim arkadaşım olduğu düşünülecek olursa hemen hemen hepsi Heroes, House M.D., How I Met Your Mother, Lost, The Big Bang Theory izlediğinden ötürü bunlar hakkında bir yorum yazmak herhalde bu bloga başlama sebebimin biraz dışına çıkıyor. Amacım, herkese teker teker "abi şunu izledin mi bak çok iyiymiş" demek yerine, "aha link bu, burdan bakın izleyin" demenin daha kolay olduğunu düşünmüştüm. (The Watchmen ile ilgili yazıyı herkesin izlediğini bildiğim halde, değişik yorumlar okuduğumdan ötürü bir de ben yazayım, ben de bunları düşündüm bakın demek için yazmıştım; dipnot)&lt;br /&gt;&lt;object width="480" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/YD2recJcQos&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/YD2recJcQos&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="480" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda yoğun geçen günler, yazı yazmak için izlenmiş bir datanın olmayışı,biraz da önceden izlediğim birşey hakkında yazayım fikrini doğurdu.&lt;br /&gt;Bu haftaki konuğum &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1024701/"&gt;JPod&lt;/a&gt;. Kanada'dan çıksa çıksa Bryan Adams, Celine Dion çıkar fikrimi az da olsa değiştirmiş bir dizi kendisi. (Sevgili Sezen Türkmen'in Kanada'da olduğunu bilmeme rağmen bu cümleyi kuruyor olmamdan rahatsız olmayacağını ümit ediyorum.) Soyadları J ile başlayan bir grup bilgisayar oyunu yaratıcısı-programlayıcısı insanların aynı ofiste geçen hikayeleri ile ilgili bir dizi kendisi. Bilgisayar oyunu ile alakadar olduğundan dikkatimi çekmeyi başardı, yoksa Kanada yapımı mı, peeh diye geçip gidebilirdim. Dizimizin ana karakteri Ethan biraz Peter Parker/Toby Maguire çakması bir genç. (Bu benzetmeyi boş bakan iri mavi gözlerine borçluyum.) Annesi evinin bodrumunda yetiştirdiği marihuanaları jelatinleyip renkli kurdele ve etiketlerle süsledikten sonra satarak para kazanan, babası da filmlerde figüranlık yaparak geçimini sağlayan bir aileye sahip. Ethan'ın işteki görevi bilgisayar oyunlarındaki vahşet sahnelerindeki gerçekçiliği ayarlamak, ne kadar kan olursa o kadar iyi. İş arkadaşlarından Bree Jyang, animasyonlarla ilgilenen Asya asıllı bir Kanadalı. John Doe, çevre düzenlemesi, mekan modellemesi ile görevli (ki hayalimdeki meslek bu olurdu); oyunun program kodunu yazan Cowboy ise kadınlara olan düşkünlüğüyle tanınıyor. Aralarına sonradan katılan Kaitlin ise karakter tasarımını yapıyor.&lt;br /&gt;Ana karakterleri kaba taslak şöyle bir tanıttıktan sonra dizinin  konusuna gelince, baştan söylediğim gibi, bilgisayar oyunu yapan bir firmada çalışan bir grup insanın hayatlarıyla ilgili bir dizi. Ofislerin sıkıcılığı malum, ama konu bilgisayar oyunları yapan bir ofis olunca iş biraz değişiyor. Misal birçok ofiste oyun denemek/oynamak için büyük ekran bir lcd ve çeşitli konsollar yok; bilgisayarlar NASA ayarında değil, ya da birlikte çalıştığınız insanların yaşları 25-65 gibi geniş bir yaş aralığında. Kurmaca da olsa JPod gibi bir ofis hepimiz için bir umut kaynağı haline geliyor.&lt;br /&gt;Dizi izlemek için eğlenceli bir seçim. Özellikle ilk bölümünde Ethan'ın annesinin yanlışlıkla uyuşturucu satıcısını öldürdükten sonra cesedini saklama eforu, ilerleyen bölümlerde Ethan'ın Çin mafyasıyla başının derde girmesi, bir sonraki bölümü izlemek istemeniz için neden teşkil ediyor. Her güzel olan şey gibi JPod da ömrünü yalnızca bir sezonla kısa bitirmiş, Kanadalılar'ın zekasından bir kez daha şüphe duymamızı sağlamış.&lt;br /&gt;Günlerin uzaması, bikini sezonunun yaklaşması sebebiyle bazı haftasonlarımı şehirdışında geçirme planlarım olduğundan ötürü her pazar yeni bir yazı yazamayabilirim, önceden belirteyim ona göre önleminizi alın. Arabamın 15bin bakımına bir çıt kaldı, kilometreyi doldurmak için uzun seyahat yapma planlarım var. Evden çıkıyorum, hop 6 saat sonra anavatanımdayım zaten, uzunluk da göreceli birşey. Bir sonraki seyahatimda yoldan yolcu da alacağım, yakında ulaşım sektörüne girersem şaşırmayın.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-8388148329698084234?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/8388148329698084234/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=8388148329698084234' title='5 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8388148329698084234'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8388148329698084234'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/04/gun-itibariyle-her-haftann-ayn-gunu.html' title='Waiting for Star Trek.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SdjkQEfHhRI/AAAAAAAAAH8/suwygZ0Zv8U/s72-c/DSC_3942.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-6044460373313051961</id><published>2009-03-29T00:39:00.000+02:00</published><updated>2009-03-29T16:14:09.085+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zombi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nazi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dead Snow'/><title type='text'>Zombie Survival Guide</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/Sc9n49T3OII/AAAAAAAAAH0/JaYs9X-Uf4w/s1600-h/howtokillazombie.png"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 250px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/Sc9n49T3OII/AAAAAAAAAH0/JaYs9X-Uf4w/s400/howtokillazombie.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5318583913176053890" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Olası bir zombi istilasında yapacağım hareket, yeterli erzaktır, av tüfeğidir-kurşundur (zira herkes bilir ki zombilerle savaşmada en mantıklı silah budur, veyahut yakın kombattan hoşlanıyorsanız beysbol sopası ya da elektrikli testere, seçim sizin) yanıma alıp daha sonra bir tekneye atlayıp kıyı şeridine güvenli bir mesafede demir atıp, yanıma yaklaşan zombilerin de kafasına kurşun sıkmak olabilir. (Ve evet, bunu oturup düşündüm) George Romero sağolsun zombiler konusunda az biraz bilgi-birikim-tecrübe sahibi olduk. En önemlisi, kafalarının vucütlarından ayrılmasını sağlamak, ya da beyinlerini patlatmak; yoksa kalplerine saplayacağınız bilumum kesici delici aletler onların daha çok sinirlenmesine yol açıyor. Dikkat etmeniz gereken sizi ısırmamaları, çünkü siz de onlardan birine dönüşebiliyorsunuz. Zombiler çok da zeki değiller, yanlarından yavaşça sıyrıladabilirsiniz, ama ben olsam bunu riske etmezdim.&lt;br /&gt;Zombi avlama hobimi bir kenara bırakacak olursak, ilgi alanlarımdan bir diğerini de Naziler olarak sayabiliriz. Bunu ortaokul yıllarımda bir kitapçıda görüp aldığım Nazi İmparatorlğu: Doğuşu-Yükselişi-Çöküşü isminde 3 kitaplık bir seriye borçluyum. Adolf Hitler'in yaşamından da kesitler sunan herbiri yaklaşık 15 cmlik bu kitaplar konuya olan ilgimi arttırmıştı. Karakter olarak biraz faşist sayılmamın da herhalde buna biraz etkisi olmuştur. Burda şimdi Adolf Hitler'in babasının soyadının aslında Schicklgrüber olduğunu, ve bu soyadının da aslında gayrimeşru olduğundan ötürü annesine ait olduğunu, söylemesi zor olduğu için daha sonra üvey babasının soyadını kullanmaya başladığını (ki Hiedler, Huedler diye yazımları var) ve bunun da kulağa çok yumuşak geldiği için sonradan Hitler'e değiştirdiğini anlatmayacağım. (Heil Schicklgrüber diye bağırıp sağ eli kaldırmak çok da hoş bir manzara olmasa gerek) Hele kendisinin güzel sanatlara meraklı olduğundan ötürü Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne başvurup iki kere reddedilip, aslında MİMARLIKta başarı yakalayabileceğinin söylendiğini de es geçeceğim. Özellikle adını ilk duyduğumdan beri hakkında çıkan, elime geçen bütün dokümanları okuduğum Josef Mengele'nin adını bile anmayacağım.&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="315"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/XIx4pbOfOFg&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999&amp;amp;border=1"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/XIx4pbOfOFg&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x3a3a3a&amp;amp;color2=0x999999&amp;amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="315"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu ilgi alanları göz önünde bulundurulacak olursa &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1278340/"&gt;"Dead Snow" &lt;/a&gt;un benim dörtgözle beklediğim bir film olması şaşkınlık yaratmamalı. Kuzey filmleriyle çok bir alakam olduğu söylenemez, ortasından 45 derece çizgi geçen o harfine ikea sayesinde alışmaya başladık.Daha önce izlemiş olduğum birkaç kara mizah filmi dışında çok bir deneyimim olmamıştı.  &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1139797/"&gt;Let the Right One In&lt;/a&gt; den sonra, aa bak bu adamlar iyi korku filmi de yapabiliyormuş dedim. Ama üstüne Azeri Türkçesiyle dublaj yapılmış bir Rus filmi de olsa Dead Snow'u izlememek benim için büyük bir kayıp olacaktı.&lt;br /&gt;Film, en klişe korku filmi ktemasıyla başlıyor. Bir grup genç başlarına geleceklerden habersiz, tatillerini geçirmek için dağdaki bir kulübeye giderler. Civarda ikamet eden yaşlı bir amca onları uyarır, kulak asmazlar. Ve tabiki de, ilk sevişen, ilk ölen olacaktır.&lt;br /&gt;Filmde kan, vahşet, bağırsak çıkması konusunda cimrilik edilmemiş; uygun görülen yerlere muntazaman yerleştirilmiş. Kuzey filmleri kara mizahından bahsetmiştim, Dead Snow'da da ölçülü bir şekilde yer yer kullanılmış. Doğa görüntüleri kayağınızı kapıp kendinizi dağlara taşlara atmanızı sağlayacak derecede güzel, kullanılan soundtrack teenage slasher filmlerine uygun olduğu kadar ironi yapmak istenilen yerlerde hafiften gülmenizi sağlıyor. Tek şikayet edebileceğim konu, zombilerin Nazi olduğunun çok da vurgulanmamış olması. Nazi temasını belki daha fazla işleyebilirlerdi, gerçi belki de çok gözümüze sokuyor gibi oluyordu bu ama ben beklentisi çok olan açgözlü bir insanım. Kısacası zombi filmlerinden hoşlanan bir Yahudi de olsanız bu filmi rahatsız olmadan izleyebilirsiniz.&lt;br /&gt;Filmin konusunu daha fazla spoil etmek istemem, bu yüzden bir yerlerden edinip izlemenizi tavsiye ederim. Kan görünce bayılanlardansanız zaten zombi filmleri size göre bir tür değil. Sizin için "Marley and Me" verelim, ama sonunda köpek ölüyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-6044460373313051961?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/6044460373313051961/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=6044460373313051961' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/6044460373313051961'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/6044460373313051961'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/03/zombie-survival-guide.html' title='Zombie Survival Guide'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/Sc9n49T3OII/AAAAAAAAAH0/JaYs9X-Uf4w/s72-c/howtokillazombie.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-7020958734660364940</id><published>2009-03-22T11:21:00.011+02:00</published><updated>2009-03-22T13:25:54.356+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Freaks and Geeks'/><title type='text'>Freaks, Geeks, Nerds, Dorks and Cheerleaders</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Ekonomik krizi bahane edip maaşlarımızı ancak geçen hafta yarım porsiyon olarak verebilen patronumuz, zaten neredeyse hiç olmayan gece hayatıma bir sekte vurdu. Temel ihtiyaçlarımızı anca karşılıyor olmamız beni alternatif maddi kazanç sağlama yollarına itti. Dünyanın en eski İKİNCİ mesleğini yapıyor olmam, herkesi geçip level atlayıp birincisini mi yapsam gibi düşüncelere itmedi gayet tabi, işi profesyonellere bırakmaya karar verdim. Son birkaç aydır aranıp, "3d bir iş var, en iyisini sen yaparsın hadi koçum" ların sonu "ihaleyi alamadık, o iş iptal oldu" larla bittiği için böyle bir gelir kaynağım da kurumuştu. Çok meraklısı değilim hani sabahlara kadar modelleme yapıp render almanın, ama bir türlü ps3 gibi temel ihtiyaçlardan birini alamamış olmam beni gaza getiriyor tabi. Daha önce portfolyomu istemiş olan ofislerden biri beni aradı, iş var koş gel diye. Hah dedim, tam da üstüne geldin, ben de böyle birşey bekliyordum. Yalnız daha önce 42396 kere söylemiş, uyarmış olmama rağmen, iki gün sonrasına iş yapmıyorum kardeşim diye, cuma aranıp pazartesi sabahına iş yetiştirmem istendi. Eh napalım dedim ben de, işin sonunda 2 gün uyumama sonucu ayıptır söylemesi 2000 lira alacaksam yaparım tabi. Ben de herkes gibi Little Big Planet oynamak istiyorum, benim neyim eksik.&lt;br /&gt;Daha önceden de tecrübe ettiğim üzere, render dediğimiz lanet şeyi beklerken yapılacak çok şey kalmıyor. 3dmax vampir gibi bütün işlemciyi emdiğinden ötürü o bilgisayarda da birşey yapamıyorsunuz, sürekli takılıp duruyor (dualcore my ass). Bu sebeple 23"lik mükemmel cinema displayimden izlemek dururken ezik gibi 15.4"le yetinmek zorunda kalıyorum filmlerimi, dizilerimi izlerken. Napalım, bunu da bulamayanlar var tabi.&lt;br /&gt;&lt;object width="480" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/PHEyB2Meckk&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x5d1719&amp;amp;color2=0xcd311b"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/PHEyB2Meckk&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x5d1719&amp;amp;color2=0xcd311b" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="480" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;Uzun zamandır izlemeyi planladığım "Freaks and Geeks" i de böylece izleme imkanı buldum. Kendisi 1999-2000 sezonunda çıkmış, ama ne yazıkki anlamadığım bir sebepten tek sezon sürmüş bir dizi. 1980 yılında sıradan bir Amerikan lisesinde geçiyor. Ana karakterimiz Lindsay (Linda Cardellini, kendisini ER'dan ve Scooby Doo'dan da tanıyoruz) çalışkan bir öğrenciyken "inek" ya da gavurların dediği gibi "nerd" klasmanına girmek istemez. Yeni bir arkadaş çevresi edinmeye başlar, ki okulumda Seth Rogen, James Franco ve Jason Segel olsa ben de başkalarıyla takılmak istemem haliyle. Vanity Fair da kendilerini "Comedy's New Legends olarak kapak yaptı zaten:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img src="http://www.filmschoolrejects.com/images/vf-legends-1.jpg" alt= "vanity fair" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Seth Rogen'ı son zamanlarda her yerde görüyor olmamız bir tesadüf olmasa gerek. Kendisi hiçbir şey söylemeden öyle ekranda da dursa eğleniyoruz, gülmemiz geliyor. Jason Segel'i How I Met Your Mother" ve "Forgetting Sarah Marshall"dan biliyoruz zaten. James Franco zaten ailemizin yakışıklı ve komik albümünde duruyor.&lt;br /&gt;Dizide Lindsay'in küçük kardeşi rolünde John Francis Daley'i görüyoruz. Bu şahsı da "Bones" izleyenler Dr. Lance Sweets olarak hatırlayacaklar. 10 senede sadece boyunun uzayıp tipinin hiç değişmemiş olması ayrı bir tartışma konusu.&lt;br /&gt;Ama benim en çok şaşırmamı, görünce sevinmemi sağlayan isim; Coach Ben rolüyle karşımıza çıkan Thomas F. Wilson, a.k.a. Biff from Back to the Future. Zaten Back to the Future ile ilgili ne zaman bir data görsem önce bir heyecanlanıp seviniyorum, sonra birden bir hüzün basıyor. Michael J fox gibi genç kızlık hayallerimi süsleyen birinin bu duruma düşmüş olması dizlerimim üstüne çöküp ellerimi açarak "neden allaaaam nedeeeen" diye haykırma hissiyatı veriyor.&lt;br /&gt;Ama tabiki de "sidekick"leri her zaman ana kahramanlardan daha çok sevdiğimden ötürü, dizide en sevdiğim karakter, Bill rolüyle Martin Starr. Elinize bir kağıt kalem verseler, haydi bize bir "nerd" çiz deseler, herhalde çizeceğiniz karakter Bill'in ta kendisi olurdu. Büyük çerçeveli gözlükler, arkasında aşırı hipermetrop yüzünden Bülent Ersoy gibi algılanan iri gözler, çok zayıf bir beden, bu bedeni nasıl taşıdığı anlaşılamayan uzun bir figür, olması gerekenden 3 cm daha kısa pantalonlar, altında yuvarlak burunlu komik ayakkabılar... daha sayarım tabi de, kafada canlandıysa daha fazlasına gerek yok.&lt;br /&gt;Dizide sürekli bir Star Wars göndermesi olması gayet tabi diziyi sevmemi sağlayan başka bir etken. Tabi lise1deyken beden eğitiminden sonra duşa Star Wars baskılı bir havluyla girmek, bazıları için arkanıza kocaman bir hedef tahtası asmakla eşdeğer olduğundan belki bir kez daha düşünürdüm.&lt;br /&gt;Lise yıllarım pektabi çok geride kaldı, o zamanlardan görüştüğüm insanlar da şehir değişikliği sonucunda baya bir elenip tek el parmak sayısına kadar düştü. Ama diziyi izlerken bazı muhabbetlere hala çok yabancılık çekmediğimi gördüm. Ayıptır söylemesi ilkokul ortaokul ve liseyi birincilikle bitirip kütüklere isim çaktığım halde, akşamları ve haftasonları arkadaşlarımla dışarı çıkıp, bir İzmir geleneği olan sokakta içki içme, Kıbrıs Şehitleri'ni dik kesen dar sokaklarda birbirine bakan eski Rum evlerinin merdiven sahanlıklarında oturma gibi aktivitelere de katıldığım için Lindsay'i kendime yakın buldum. 80li yıllarda belki Amerika'da bir lisede değildim ama 90lardaki bir İzmir kolejinden çok da farklı olmadığını gördüm. Herkesin bir grubu vardı; okul takımında oynayan "jock"lar, onlarla takılan popüler kız grupları (belki bir ponpon kız takımımız yoktu ama napalım), ders aralarında bile test çözen "nerd"ler, herkese isyan bayrağı kaldırıp önüne gelenle kavga çıkaran "misfit"ler, sadece kendi aralarında anlaşılan bir dille konuşan (örneğin Klingonca) "geek"ler, sürekli ilgi çekmeye çalışan "drama queen"ler, ve daha birçok alt grup. Ben hangisine dahildim bilmiyorum gerçi; bana inek dediği için kızın birinin kafasını servis camında sektirerek dövdüğümü hatırlıyorum.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; O zamanlar daha agresifmişim demekki. Ehah, bunun üzerine bundan 3 sene önce falan olan bir olayı da paylaşmadan edemeyeceğim. Bilgi Üniversitesi'nin Nice to Meet You partilerinden birine gitmiştik, Dolapdere kampüsünde. Daha sonra shuttle larla Taksim'de adını hatırlayamadığım bir yere gidilecekti. Shuttle'a bindik, en arkada 5 kişilik yerde yanyana iki kişilik yer bulduğumuzdan oraya oturduk. Yanımızda oturan kız yolda giderken durup dururken sanki bacağı kesilir gibi avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. O kadar şiddetli bağırıyordu ki, şoför bile ani bir frenle durdu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi oturmaya devam etti. Biz de aramızda "biz pencere kenarı istediydik, ama bize manyak kenarı vermişler" diye geyik yapmaya başladık. Kız yanındaki arkadaşına "ben deliyim zaten raporum var" falan gibi laflar etmeye başlayınca ben de, ne yazıkki, belli zaten anlaşılıyor dedim. Kız bunun üstüne daha da bir delirip Ali'nin üstünden aşarak kafama donk diye vurdu. O an gözüm kararmış, yerimden bağırarak kalktığımı hatırlıyorum. Anlatılana göre eski Türk filmlerindeki Neriman Köksal edasıyla "Sen ne yapıyorsun be ORRRROSSSPUUU" diye kalkıp kıza geçirmişim. Daha sonra Serkan'ı yere yatay pozisyonda, yumruğu önde uçarken gördüm. Zaten shuttle durdu, biz de indik. Kızı sakinleştirmeye çalıştılar falan ama bir işe yaramadı. Elindeki bardakta bulunan sıvıyı yüzümüze doğru püskürttü. Ben de sinirim geçsin diye yeni sigara yakmıştımki böyle üstüme çullanılınca refleks olarak direkt kızın kafasında söndürdüm sigaramı. Bir anda &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;"catfight" a döndü olay. Ali'nin kızı belinden tutup yere fırlattığını ve Maurizio'nun yerde kızın kafasını sektirdiğini hatırlıyorum, kalan detaylar biraz flu. Freaks and Geeks'ten nasıl buraya geldim, orası bir muamma tabi de, malum render bekliyorum, gece az uyumuşum, haftasonum böyle geçecek diye cuma çıktığımdan o akşam da biraz geç yatmışım diye uykusuz, cümle kuramayacak kadar beyin sulanması geçirir bir halde ancak bu kadar oluyor demekki.&lt;br /&gt;Geçenlerde de Twilight'ı izledim, düzelmek için üstüne ancak bir &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1020885/"&gt;"Lesbian Vampire Killers"&lt;/a&gt; beklemem gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-7020958734660364940?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/7020958734660364940/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=7020958734660364940' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7020958734660364940'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7020958734660364940'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/03/freaks-geeks-nerds-dorks-and.html' title='Freaks, Geeks, Nerds, Dorks and Cheerleaders'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-1902893905179546153</id><published>2009-03-15T03:09:00.006+02:00</published><updated>2009-03-15T04:55:07.355+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zack Snyder'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Watchmen'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ego tatmini'/><title type='text'>I am not in it for the ink.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SbxsEEXIoiI/AAAAAAAAAHs/8mjIsBso_dA/s1600-h/MinuteMen.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SbxsEEXIoiI/AAAAAAAAAHs/8mjIsBso_dA/s400/MinuteMen.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313240477536395810" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Akşam yatmadan önce izlemek üzere harika bir film seçtiğimi düşünüyordum, Adam Sandler'ın son filmi Bedtime Stories. Ne güzel masal kıvamında izler uyurum, filmden etkilenip harika da rüyalar görür, pazar sabahi öğleden sonra 2 sularında da tosun gibi uyanırım gibi planlarım vardı. Filme laf etmiyorum, eğlenceli bir film, klasik Adam Sandler; ama gelgörki benim uykum kaçtı. Madem böyle bir hata ettik, bari vaktimizi saçma sapan işlerle harcamaktansa biraz daha üretken davranalım, şurda iki akıllı laf edelim, zaten Watchmen ile ilgili yazacaktım bak diye düşünerek benden saatler önce  "Dişim ağrıyor" diye aramızdan çekilen mösyönün yanından kalkıp, olmayan kıçımın şeklini almış olan en sevdiğim sandalyeme oturdum.&lt;br /&gt;Biraz piyasa araştırması yapayım, ağzı benden daha çok laf eden insanlar neler demiş, &lt;a href="http://www.filmschoolrejects.com/"&gt;filmschoolrejects&lt;/a&gt; de bu işi layıkiyle yapanlar ne kelamlar döşemiş, &lt;a href="http://www.slashfilm.com/"&gt;/film&lt;/a&gt; dekilerin cevabı ne olmuş gibi soruları cevaplandırdıktan sonra herkesin üç aşağı beş yukarı benzer fikirlerde olduğunu gördüm.&lt;br /&gt;Filme çekilmiş olması bile çoğu "comic book nerd" ünün ani orgazm olmasını sağlayacak bir fikir. Birçok film (san'at için san'at yapan sevgili Doğu Avrupa Bloğu hemşehrilerimi ayrı tutuyorum) giriş-gelişme-sonuç bölümlerinden oluşur. Tek bir hikaye, ya da bir ana hikaye ve onun etrafında dönen konuyla bağlantılı ufak ufak birkaç hikaye; bir doruk noktasına gelir ve ordan hepsi bir sonuca bağlanır. Watchmen'in grafik romanında (graphic novel'ı çevirince böyle saçma birşey oluyor herhalde) zaten böyle bir durum yok. Film yapımcılığının bir endüstri, ve bunun sonucunda da ticari birşey olduğunu kabul edersek bu durum, yani hikayenin geleneksel bir şekilde anlatım sürecinin olmaması, zaten filme en baştan ticari bir kaygı getiriyor. Herhalde bu zamana kadar filme uyarlanmamış olmasının başlıca sebeplerinden biri bu.&lt;br /&gt;Başka bir sebebin de Dr. Manhattan gibi görsel olarak sinemaya aktarılması zor bir karakter olması diye düşünüyorum. Bundan 15 sene önce CGI emeklemekten artık yavaş yavaş iki ayağının üstünde durmaya başlamışken böyle bir sonucu elde etmek anca hayalperestlik olabilirdi.&lt;br /&gt;Bir diğer sebep olarak ise bu tarz "çizgiroman" uyarlaması kitapların hitap ettiği kitle olarak düşünüyorum. Bir Superman filmine 5 yaşındaki oğlunuzu alıp götürebilirsiniz, ya da kızınızın defterlerini Spiderman logolu kap kağıtlarıyla kaplayabilirsiniz. Ama Watchmen'in filmini aslına uygun bırakmak istiyorsanız R+ rated yapmak zorundasınız. Bu da tabi gene ticari bir kaygı olarak düşünülebilir, ama milyon dolarlar harcayıp bir film çekiyorsanız sonucunda para getirmesini, hatta çok para getirmesini düşündüğünüz için kimse sizi suçlamamalı. McDonalds'ın Happy Meal'ın yanında nüdist Dr. Manhattan oyuncağı vermemesi de herhalde benzer bir kaygıdan ötürü olsa gerek.&lt;br /&gt;Klasik süper kahraman filmlerinden daha farklı bir yapıya sahip Watchmen. Ailesi bir sokak arasında gözleri önünde öldürülen ve bu sebeple suçluları adalete teslim etmeye karar veren milyoner bir genç ya da bir kaza sonucu radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılan bir liseli oğlan yok. Zaten aralarında "süper kahraman" olarak nitelendirilebilecek bir kişi var, o da klasik süper kahraman olma sürecinde bir hata sonucu tanrıya dönüşmüş bir nükleer fizikçi.&lt;br /&gt;İyilerin hep en iyi ya da kötülerin en kötü olmaması karakterlere daha bir gerçekçilik katıyor. Tabi maddenin fiziki yapısını değiştirebilen birinin olması ya da dünyanın en zeki adamının aynı zamanda kurşundan hızlı hareket etmesi gibi faktörlerden bahsetmiyorum. Anlatmaya çalıştığım, hikayedeki karakterlerin derinliği, ya da bu işi herhangi bir zaman bırakıp normal hayatlarına dönebilecek olmalarıyla ilgili. Silk Spectre hamile olduğunu öğrenir, ve artık bu işlerden elini eteğini çekip emekli olmaya karar verir. Comedian bir yandan dünyanın bir ucuna gidip ülkesi için komünizmle savaşırken bir yandan da insan öldürürken içten içe zevk almaktadır. Night Owl erkekliğini kanıtlamak için dar kostümler giyip suçluları döver, çünkü iktidarsızdır.&lt;br /&gt;Watchmen benzer şekilde çizgiromandan uyarlanmış diğer filmlere benzemiyor, çünkü daha küçük bir kitleye hitap ediyor. Zack Snyder bir yandan ticari kaygıları yüzünden hikayeyi ordan burdan kırpıp sonunu değiştirip filme çekerken bir yandan da hitap ettiği asıl kitleyi kırmamak adına elinden geleni yapmış. Sonuç olarak ortaya "görsel şölen" diyebileceğimiz bir yapıt ortaya çıkmış. Bazı sahneler çizimlerin birebir kopyası (nerdgasm) olarak karşımıza çıkıyor, bazı sahnelerde ise hiç bilmesek "aa bu filmi 300'ün yönetmeni mi çekmiş acaba" diye içimizden geçiriyoruz. Orijinaline sadık kalayım ama imzamı da atayım kaygısı.&lt;br /&gt;Filmi değerlendirirken de birşeyi akıldan çıkarmamak lazım; film ve kitap ayrı formatlar, ikisinin de birbirinin aynısı olmasını beklemek saçma olur. Birşeyi okurken resimli bir kitap da olsa kafamızda canlanan ile bir başkasının kafasında canlananın birbirini tutmadığı gibi, bizden farkli vizyona sahip bir yönetmenin çektiği film de doğal olarak farklı olacaktır. Bu yüzden Watchmen'i berbat ettiği için Zack Snyder'ı suçlamamak lazım. Filmi izleyip kendisini cesaretinden ötürü kutlamak bana daha mantıklı geliyor.&lt;br /&gt;Gene ticari kaygılara dönecek olursak, film daha geniş bir izleyici kitlesine hitap edeyim diye düşünülerek biraz "uyarlanmış" olduğundan ötürü azılı çizgiroman severlerin beğenisini kazanamıyor; çizgiromanla alakası olmayan sade vatandaş için ise karışık, uzun ve bir yerden sonra sıkıcı bir filme dönüşüyor. Bu sebepten ötürü nasıl bir "boxoffice" başarısı kazanır bilemiyorum, ama tavsiye ederim, gidin ve hayatınızın 2buçuk saatini eğlenceli ve güzel birşey için ayırın. Eğer isterseniz kitabı da okuyun, havada kalan bazı noktaların yere basmasını sağlayın. Ama en önemlisi gelin burda "okuduğumuzu anladık mı" köşesi yapalım da bütün bunların bir anlamı olsun, uykumun kaçtığına değsin. Yoksa vaktimi başka insanların yazdığı garip yazıları "anlamaya" çalışarak geçiriyorum, uzun sürmüyor gerçi, dünyada hastalıklı insanlar da var deyip geçiyorum. Körlerin olduğu bir ülkede tek gözü gören kral olurmuş derler, benimki de öyle bir avutma, aptallar olmasa benim gibi "akıllı"ların değeri bilinemeyecekti, napalım. (yazı sonu göndermesi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-1902893905179546153?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/1902893905179546153/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=1902893905179546153' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/1902893905179546153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/1902893905179546153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/03/i-am-not-in-it-for-ink.html' title='I am not in it for the ink.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SbxsEEXIoiI/AAAAAAAAAHs/8mjIsBso_dA/s72-c/MinuteMen.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-8495595105785235913</id><published>2009-03-10T00:31:00.003+02:00</published><updated>2009-03-10T00:40:59.260+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='google analytics'/><title type='text'>LOL WUT?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://farm1.static.flickr.com/4/7942538_48903e3585.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 441px; height: 273px;" src="http://farm1.static.flickr.com/4/7942538_48903e3585.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Google analytics bu akşamımı da eğlendirdi sağolsun. Google'dan arama yapıp güzide bloguma ulaşan insanlar hangi keywordlerle buralara gelmişler hep birlikte görelim (bazıları mantık dahilindeydi, onları es geçiyorum):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçmiş zamanlarda ilginç bir olay&lt;br /&gt;jacks porn com&lt;br /&gt;sacma hal&lt;br /&gt;kızarkadasından&lt;br /&gt;sosyal politik marshall&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve benim favorim:&lt;br /&gt;hayatini yasamayan genc kiz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cidden yani, insanlar google'a böyle şeyler yazıp bir de utanmadan arama butonuna mı basıyorlar? Fikir, feraset.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-8495595105785235913?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/8495595105785235913/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=8495595105785235913' title='5 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8495595105785235913'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8495595105785235913'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/03/lol-wut.html' title='LOL WUT?'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://farm1.static.flickr.com/4/7942538_48903e3585_t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-7012153935813509738</id><published>2009-03-08T17:29:00.003+02:00</published><updated>2009-03-08T20:00:51.619+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dollhouse'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Joss Whedon'/><title type='text'>Did I fall asleep?</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Pazar günlerini uzun zaman önce domestik gün olarak kutlamaya başladım. Bu pazar da diğerlerini aratmayacak şekilde sabah kalkıp kuruyan çamaşırları katlayıp yerine yerleştirdikten sonra (ütü yapmayı uzun zaman önce bıraktım, acaba fişte unuttum mu derdine son verdim) etrafı şöyle bir toplayıp (ki ev 90 m² olmasına rağmen bu işin saatler sürmesi hep aklımı almıştır) çayımı alıp eh artık uzun zaman oldu birşeyler yazayım diye içimden geçirdim. Tabi bugün temizlik yapacağımı bilen gençler erkenden evden apar topar kaçmışlardı sağolsunlar. N'apalım, kalan sağlar bizimdir dedik biz de. Fonda Bach'ın Orchestral Suite'i, elimde çayım, mutfakta artık kuru temizleme yapmaya karar veren bulaşık makinem dolayısıyla dağ halinde birikmiş bulaşıklarım, portakal kokulu yer silme deterjanının odayı dolduran reçel kavanozu havası gibi überfantastik ögelerin birleşmesiyle ipim kuşağıma denk bir şekilde bilgisayarın başına oturdum. Uzun zamandır da Gorki okumuşluğum yok, böyle satırlar süren tasvirli cümlelere nereden geldik, bilmiyorum.&lt;br /&gt;Ofiste öğle yemeği arasında Oscar'lardan bahsediyorduk, tabiki hemen yukarı çıkınca sevgili blogumu insanlara post etmekte gecikmedim (shameless self promotion), maksat pageview lar artsin. Bunca işinin arasında buna nasıl vakit ayırıyorsun gibi bir yorum geldi, (geçtiğimiz hafta ofisten gece 1buçukta çıktığım olması dolayısıyla) interneti düzgün kullanmak lazım arada, sırf trolluk olsun, ajanlık yapayım dedikodu üreteyim gibi amaçlarla kullanılması yanlış. Hepimiz biliyoruz ki aslında internet 14 15 yaşındaki oğlan çocuklarının porno indirebilmesi, benzer yaş aralığındaki kızların da aralarında diğer kızlar ne giymiş ne yapmış gibi dedikoduları rahatça yapabilmesi için icat edildi. Yaş aralığı burada izafi, ben optimum olandan bahsediyorum. Bunu biraz daha geniş tutanlar ya yapacak cidden daha iyi bir işi olmayanlar, ya da neş-ü nemayı 30 lu yaşlarda atlatmayı planlayan insanlar.&lt;br /&gt;Bu konulara berrak açıklık getirdikten sonra, biraz Joss Whedon'dan bahsetmek istiyorum. Ortalama bir TV izleyicisi kendisini cnbc-e'de yayınlanan Buffy The Vampire Slayer ve Angel dizilerinden fantastik-komedi-dram-korku dizilerinden tanıyabilir. Sınıflandırmayı çok jilet gibi keskin çizgilerle yapamıyorum; kimi bölümlerde (özellikle Halloween zamanlı olanlar) katıla katıla gülerken kimilerinde ne olacak bunların hali bak diye üzülüp, yer yer dolaptan fırlayan kedi gibi klişe seyirci zıplatma anları içeren diziler bunlar. İki dizinin bitmesi de benim için çok üzücü olmuştu, ama sonra anladımki Sarah Michelle Gellar'ı artık gözümde başka türlü canlandıramıyorum cidden, bu kararlarında hak verdim.&lt;br /&gt;Ortalama olmayan bir dizi izleyicisi Joss Whedon'u Firefly'dan da tanıyabilir, ki kendisini zamansız bitirdiler. Sonra seyircileri kırmamak için bir de Serenity diye film çektiler, ama bu da kanayan yaralara derman olamadi. Uzun süre Joss Whedon'dan ses soluk çıkmadı, zaten araya yazarların grevi gibi bizi derinden üzen, torrentlere boş boş bakmamızı sağlayan olaylar da girdikten sonra Dr. Horrible's Sing-along Blog diye 3 bölümden oluşan webisode'lar girdi hayatımıza. Başrolünde teh Neil Patrick Harris oynuyordu ve bir müzikal kıvamında çekilmişti. Tek kötü yanı sadece 3 kısacık bölümden oluşması ve dertlerimizi bitirmede yetersiz kalmasıydı.&lt;br /&gt;Sonra ortada dedikodular dolanmaya başladı. Joss Whedon yeni bir dizi projesine başlayacaktı ve başrolünde Buffy'den Faith olarak tanıdığımız Eliza Dushku oynayacaktı. Nefesimizi tutup beklemeye başladık, acaba bu seferkinin konusu ne olacaktı diye. Ayrıntılar birer birer açıklanmaya başladı, projenin adı Dollhouse'tu ve hafızaları silinmiş birtakım kızları isteğe göre programlanıp müşterilerin arzuları doğrultusunda kiraya veren bir şirketle ilgiliydi. Doğal olarak benim de aklıma acaba genelevde geçen bir dizi mi olacak geldi. Sabırsızlıkla bekleyiş sürüyordu; 2008 sonu, yok erteledik bir daha çekeceğiz, 2009 başı yayına girecek derken 2009 şubat ayında beklenen gün geldi ve sonunda yeni bir Joss Whedon dizisine kavuştuk.&lt;br /&gt;&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/yDcEKo4V7fA&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x5d1719&amp;amp;color2=0xcd311b"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/yDcEKo4V7fA&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;rel=0&amp;amp;color1=0x5d1719&amp;amp;color2=0xcd311b" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;İlk bölüm biraz diziyi tanıtmak, biraz karakterleri anlatmak gibi endişeler içerdiğinden çok da takdire şayan olduğunu söyleyemeyeceğim. Ama bu kadar uzun beklemiştik yeni bir Joss Whedon dizisi için zaten, neden bir iki bölüm daha sabretmemeliydikki? Tarih itibariyle Dollhouse'un 4 bölümü yayınlandı ve her bölümde zannımca çıtayı biraz daha yükselttiler. Dizinin ana karakteri Echo (Eliza Dushku) yukarıda da bahsettiğim gibi Dollhouse isimli hafıza silen-isteğe göre yeniden yükleyen bir firmada çalışan bir "doll"dur. İşinden arta kalan zamanlarda bol bol yoga yapıp yüzer, salata ağırlıklı bir diyetle beslenir. Müşterilerin ihtiyaçları doğrultusunda kimi zaman bir kızarkadaş, kimi zaman casus, kimi zaman da ebelik yapan çok yönlü bir insandır. Ama bunların hiçbirini hatırlamaz, çünkü görevinden döndüğü zaman hafızası hep sıfırlanır, bir sonraki görevine kadar über sağlıklı hayatına devam eder. Echo'dan başka kızlarımız hatta oğlanlarımız da vardır Dollhouse'ta (Barbie'ler ve Ken'ler). Ama dizimizin kahramanı Echo'dur ve olaylar onun etrafında döner, diğerleri ihtiyaç duyulduğunda ek birlik olarak gönderilir.&lt;br /&gt;Dizinin konusu ilginç. Şimdiye kadar tam olarak tatmin edemese de (Joss Whedon'un sarkastik komedisini göremedik halen) ilerleyen bölümler umut vaatedici, heyecanla bekliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi akşamı da Watchmen'i izledik hayırlısıyla, hakkındaki yorumlarımı kısa bir süre sonra buradan halka sunacağım.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-7012153935813509738?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/7012153935813509738/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=7012153935813509738' title='7 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7012153935813509738'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/7012153935813509738'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/03/did-i-fall-asleep.html' title='Did I fall asleep?'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-5490794921066859649</id><published>2009-02-27T13:58:00.004+02:00</published><updated>2009-02-27T16:20:13.465+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='milk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slumdog millionaire'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='the dark knight'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='81. oscars'/><title type='text'>And The Oscar Goes To...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://yenisafak.com.tr/resim/site/oscar14ad8a1374a801a50by.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 300px; height: 363px;" src="http://yenisafak.com.tr/resim/site/oscar14ad8a1374a801a50by.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Üzerinden bir hafta zaman geçmesine rağmen gene de bu sene dağıtılan 81. Oscar Ödülleri hakkında yazmayı kendimce bir gereklilik olarak görüyorum. Filmlerden bir kısmını izlemiş olmam da bu konuda yapacağım yorumları, bir yerde, kolaylaştırıyor.&lt;br /&gt;Gecenin en önemli ödülü kuşkusuz, En İyi Film (Best Motion Picture of the Year) Ödülü. Adaylar; The Curious Case of Benjamin Button, Frost/Nixon, Milk, The Reader ve Slumdog Millionaire. Ve ödül bir çok tahmini boşa çıkartmayarak sonuncusuna gidiyor. Slumdog Millionaire bu sene büyük bir performans sergileyerek Bafta olsun, Oscar olsun, Golden Globe olsun bütün ödül törenlerinde tozu dumana katarak diğer adaylara şans tanımadan ödülleri silip süpürdü. Her ne kadar alakası olmasa da Bollywood filmlerine olan alakamdan ötürü ilk çıktığı zamanlarda sadık bir korsancı olarak indirip izlemiştim. Filmin Bollywood filmi olmadığını pek tabi bilmiyordum izlemeden önce. (Oysaki Danny Boyle bana biraz ipucu vermeliydi, evet) İzledikten sonra, açıkçası, güzel bir film olmasına rağmen böyle bütün ödülleri alacak, Oscar'ı alırken ağlayacak bir film olduğunu düşünmemiştim. Konu olarak, evet, orijinal bir konu; sıfırdan, hatta eksiden gelen bir genç Kim 500 Milyon İster yarışmasına katılır ve soruların hepsini doğru cevaplayarak büyük ödülü alır. Ancak kendisinden çok daha eğitimli ve kültürlü insanların yapamadığını bir varoş çocuğu nasıl başarmıştır; film her soru ve yanıtı üzerinde Jamal Malik'in hayatından kesitler sunarak cevap veriyor. Kurgusal olarak başarılı, ama (ne yazıkki) oyunculuk olarak biraz eksik kalmış bir film olarak değerlendiriyorum Slumdog Millionaire'i. Zaten bu tarz ödüllerin hiçbirisine aday bile gösterilemedi. Diğer aday filmlerden Frost/Nixon'ı izleme şansım olmamasına rağmen (bu konuda bensiz izlediği için Sayın Emir Kaymakoğlu'nun katkısı büyük) ben oyumu Sean Penn'in oynadığı Milk filmine veriyorum. Benim kime verdiğimin gayet tabi bir önemi yok ama zaten yazdığım yer de New York Times'ın bir sütunu değil.&lt;br /&gt;En İyi Erkek Oyuncu (Best Performance by an Actor in a Leading Role) Ödülü de gayet hakettiğini düşündüğüm Milk'teki rolüyle Sean Penn'e verildi. Bu konuda eksik bilgilerimden ötürü yanlış yorum yapıyor olabilirim zira Frost/Nixon ve The Visiter'ı izlemediğim için Frank Langella ve Richard Jenkins'i değerlendirmem içine alamıyorum. Velhasıl The Wrestler'daki performansıyla Golden Globe alan Mickey Rourke için bir ödülün yeterli olduğunu düşünüyorum. Altın Küre'yi birine verelim, Oscar'ı başkasına, herkes sevinsin evine boş dönmesin anlayışı zaten uzun süredir çoğunlukla yapılan bir uygulama, o yüzden Sean Penn'in bu seneki Oscar'ı kucaklaması mantıklı bir seçim. Evine boş dönmesin demişken, Trophic Thunder'dan bir anekdot belirtmek istiyorum, izleyenlerin hatırlaması umuduyla. Robert Downey JR(♥) ve Ben Stiller Vietnam ormanlarında ilerlerken aralarında Ben Stiller'ın karakterinin filmde, daha önce oynadığı Simple Jack filminden bahsetmeye başlarlar. Bu filmde Stiller bir gerizekalıyı oynamaktadır ve bu rolün kendisini nasıl etkilediğini anlatmaya başlar. Daha önce birçok ödül almış olan Robert Downey JR karakteri filmlerde daha önce gerizekalıyı oynayan aktörler ve rollerini açıklar. Tom Hanks Forrest Gump'ta bir gerizekalı gibi konuşup davransa da masa tenisi turnuvasını kazanıp JFK ile tanışan biri gerizekalı değildir. Dustin Hoffman Rain Man'de kibritleri sayan, pokerde yenilmeyen bir otistiği canlandırarak "tam bir gerizekalı" olmamıştır. Akademi de sene sonunda onlara istedikleri ve hakettikleri oscarları vererek ödüllenmiştir. Oysaki Sean Penn I am Sam'deki rolüyle tam bir gerizekalıyı canlandırarak eve boş dönmüştür. Çıkarılan ders; Never go full retard.&lt;br /&gt;Böyle bir moladan sonra bir sonraki durağımız En İyi Kadın Oyuncu (Best Performance by an Actress in a Leading Role) Ödülü. Burda yorum yaparken zorlanıyorum zira adayların filmlerinden sadece The Reader ile Kate Winslet'i izledim, ki kendisi Oscar'ı kazanan oldu. Film tabiki de biraz da olsa Nazilere dokunduğu için ilgimi çekti, yoksa büyük Kate Winslet hayranı bir insan değilim. Gerçi kendisinin oynadığı filmlere bakınca büyük bir çoğunluğu severek izlediğim, hatta dur ya bir kere daha izleyeyim dediğim filmler: Finding Neverland, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Little Children ve hayır Titanic bu listede yok. The Reader'da göğüslerinin performansını beğenmesek de genel olarak kendisini takdir ediyor ve Oscar'ı kaptığı için kutluyoruz.&lt;br /&gt;Bir sonraki destinasyonumuz En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Best Performance by an Actor in a Supporting Role). Burda Oscar'ı The Dark Knight'taki rolüyle Heath Ledger'ın almış olması kimseyi şaşırtmadı. Zaten diğer adayları da 5e tamamlamak için gösterdiklerini düşünüyorum. Kendisini her ne kadar sevsek ve takdir etsek de Trophic Thunder'daki performansıyla Robert Downey JR'ın oscara aday olması ya akademi üyelerinin kafasının güzel olduğunu gösterir ya da az önce dediğim gibi 5lik slotu tamamlamak için ellerinden geleni yapmaya çalışmışlar. Heath Ledger'a burdan toprağı bol olsun diyoruz ve diğer konu başlığımıza dönüyoruz.&lt;br /&gt;En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Best Performance by an Actress in a Supporting Role) Ödülü bu sene severek izlediğim Vicky, Christina, Barcelona (Türkçe'ye saçma bir şekilde Barselona Barselona diye çevirmişler, bir anlam veremedim) daki rolüyle Penélope Cruz'a gidiyor. Film genel olarak bir Woody Allen filmi havası taşısa da (arkafonda bir anlatıcı, aşk üçgenleri hatta beşgenleri) çok da uzmanı olmadığım halde diğer filmlerine nazaran daha mainstream bir film olduğunu düşünüyorum. Açıkcası bu filmdeki performansları değerlendirilecek olursa bir ödülü hakedenin sadece Penélope Cruz olduğunu düşünüyorum, ki başrol oyuncusu Javier Badem gibi gecen sene No Country For Old Men'le oscarı kucaklamış biri. Scarlett Johansson'a gereksiz güzel olduğu için baştan beri kılım zaten, o yüzden objektif bir yorum yapmam zor.&lt;br /&gt;En İyi Yönetmen (Best Achievement in Directing) Ödülü de bu sene akademisyenlerin hepsini buna verelim seriyi tamamlasın diye düşündüğü Slumdog Millionaire'e gidiyor. Adaylar arasında The Curious Case of Benjamin Button var ki, bence ödülü hakeden film oydu. David Fincher ezelden beri filmlerini severek hatta bayılarak, yemeklerden sonra birer doz izlediğimiz bir yönetmen: Se7en, The Game, Fight Club, Zodiac, Alien 3, hatta bir daha Fight Club. Bu seneki akademi ödüllerinde The Curious Case of Benjamin Button'ın hakkının yendiğini, Almanlar yenilince yenik sayıldığını düşünüyorum. Çok klişe bir cümleyle bu durumu açıklamak istiyorum: Akademi her sene bir filmi nüfusuna geçirip bütün Oscarları ona veriyor, diğer filmleri hiçe sayıyor. The Curious Case of Benjamin Button'ın bu sene En İyi Görüntü (Best Achievement in Art Direction)nün yanısıra En İyi Makyaj (Best Achievement in Makeup) ve En İyi Görsel Efekt (Best Achievement in Visual Effects) gibi biraz daha önemsiz oscarları alarak gönlünün kırılmamış olması bunu açıklıyor.&lt;br /&gt;Teker teker bütün ödüller üzerinde yorum yapacağımı düşünerek yazmaya başlamıştım ama sayısının bu kadar çok olması ve birşeye uzun süre dikkat verememem (ADD: attention deficit disorder) yüzünden yazıyı biraz kısa kesip daha önemli olduğunu düşündüğüm ödüller ve bahsetmediğim filmlerle ilgili kısma yatay geçiş yapacağım.&lt;br /&gt;En İyi Özgün Senaryo (Best Writing, Screenplay Written Directly for the Screen) Ödülü gene zannımca bu sene çıkan en iyi filmlerden biri olan Milk'e gidiyor. Diğer adaylar arasında Wall E gibi bir animasyonun olması ilgi çekici. Zaten En İyi Animasyon (Best Animated Feature of the Year) Ödülünü de kendisine verdiler. Bolt ve Kung Fu Panda adaylarının bulunduğu bir listede zaten başkasına vermeleri büyük bir ayıp olurdu. Benim ilgimi çeken gene 2008 yapımı olan ve beğenerek izlediğim Igor'un aday gösterilmemiş olması. Konu olarak da, animasyon kalitesi olarak da Bolt'tan çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Aday gösterilmemiş olması da akademi üyelerinin böyle bir filmden haberlerinin olmaması ile açıklanabilir ancak. Gerçi gene de Wall E karşısında boynu kıldan ince kalır ama Igor da 2008 yılı içerisinde çıkan başarılı animasyonlar arasında yerini koruyor.&lt;br /&gt;IMBD bir çoğu için film araştırırken ilk bakılan sitelerden (ben dahil). Bu sene The Dark Knight'ın çıkmasıyla bütün top listelerin alt üst olmasını ilginç bir fenomen olarak görüyorum. Bunu insanların topluca gaza gelmesi olarak değerlendirebiliriz. Filmin ilk çıktığı hafta en iyi 250 film arasında Godfather'ı bile geçerek ilk sıraya yerleşmesi bunun göstergesi olabilir. Sinemadan çıkan herkes o gazla imdb'ye girip 10 puan vererek bunu gerçekleştirdi. Şu anda bile top 250'de 6. sırada gözüküyor. Buna rağmen En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kurgu, En İyi Görüntü gibi diğerlerine nazaran daha önemli oscarlardan hiçbirini alamamış olması filmin gereğinden fazla şişirilmiş bir balon olduğunu gösteriyor. The Dark Knight evet başarılı bir film; ama filmin sinema tarihi açısından önemi, tartışılır. Heath Ledger'ın performansı dışında bundan 50 sene sonrası için bir katkı taşımadığını, sinema okullarında derslerde okutulacak bir değeri olmadığını düşünüyorum. Oscarlar bir filmin ne kadar iyi olduğunu politik yanları yüzünden tam olarak göstermiyor, ama tarihsel ve kalıcılık olarak &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;(ve pek tabi aktör ve aktistlerin fiyat arttırması) &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; düşünülecek olursa gene de büyük önemi olduğu aşikar. Slumdog Millionaire bundan sonra ders kitaplarına girer mi orasını bilemem, ama aldığı oscarlar sayesinde insanların çenesini, hatta bu durumda parmaklarını, bir süre daha yoracağa benziyor.&lt;br /&gt;Uzun lafın kısası, bu seneki Oscar Ödülleri'nde büyük sürprizler olmadı, zaten herkesin önceden az çok tahmin ettiği filmler ve kişiler ödülleri aldı. Bu sene bir kısmının ödüllere aday bile gösterilmeyerek hakkının yendiğini düşündüğüm filmler ise: How To Lose Friends and Alienate People, Trophic Thunder, Be Kind Rewind, Iron Man, RocknRolla, Gomorrah, Burn After Reading, Cloverfield, Gake no Ue no Ponyo, Igor ve Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street.&lt;br /&gt;Hayatta herşey subjektif tabi, kimi beğenir yerlere göklere sığdıramaz; kimi nefret eder yerin dibine sokar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-5490794921066859649?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/5490794921066859649/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=5490794921066859649' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/5490794921066859649'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/5490794921066859649'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/02/and-oscar-goes-to.html' title='And The Oscar Goes To...'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-8055629538211631590</id><published>2009-02-15T13:35:00.005+02:00</published><updated>2009-02-15T13:48:37.718+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rukiye hanım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deviantart monologları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sütoğlan'/><title type='text'>O kurnadan bu kurnaya çirkef sıçramış</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Pazar sabahının vermiş olduğu inanılmaz miskinlikle birlikte daha parmaklarım birbirinden ayrı hareket etme kararı almadan klavye karşısında yazı yazmaya çalışmak, herşeyden önce, zaman kaybı. Bir saat sonra daha hızlı yazabileceğim birşeyi şimdi böyle ıkına sıkına yazmanın hiçbir anlamı yok tabi.&lt;br /&gt;Ama sinirlerim bozuldu artık. Deviantart'ta başkalarının sayfaları üzerinde notlar bırakarak benim katılımım olmadan süren bu tiratın sonunun gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Hakkımda söylenen asıllı/asılsız söylentiler sabah kahvemin tadını bozuyor. Şu ana kadar herhangi bir cevap vermememin sebebi, durumun Süt Oğlan'daki hamam sahnesine dönmesini istememem: 45 yaşında Rukiye de Haaaanıım, ağzını yırtarım, hophophophop gibisisinden.&lt;br /&gt;Aklı ve mantığı olanlardan rica ediyorum, biliyorum aslında içinizde bir mahalle karısı besliyorsunuz. Ama hiç değilse onları gezintiye bu kadar sıklıkta çıkarmayın. Bırakın kendi içinizde takılsın onlar, görenler de sizi hanımefendi sansın, havanız olur. Bu nedir böyle ya, mahallede pencereden pencereye çekirdek çitliyoruz sanki.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-8055629538211631590?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/8055629538211631590/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=8055629538211631590' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8055629538211631590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8055629538211631590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/02/o-kurnadan-bu-kurnaya-cirkef-scrams.html' title='O kurnadan bu kurnaya çirkef sıçramış'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-9073180849586577382</id><published>2009-02-07T20:48:00.009+02:00</published><updated>2009-02-09T17:23:34.012+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tas plaklar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='issiz adam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tas kalpliler'/><title type='text'>Issiz Ada'm, previously on Lost.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SZBKGEKIphI/AAAAAAAAAG0/xD2gHX3whOs/s1600-h/b86472ccf4514e96fd4d023816873cc68e325d19_m.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 267px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SZBKGEKIphI/AAAAAAAAAG0/xD2gHX3whOs/s400/b86472ccf4514e96fd4d023816873cc68e325d19_m.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5300818229470995986" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;     Havalarin iki gun sicak, uc gun soguk, bes gun yagisli gibi sacma sapan, ne idugu belirsiz gidisatindan oturu vucudum buna daha fazla dayanamayip isyan bayragini kaldirdi. Hasta olmaktan her insan evladi gibi hoslanmiyorum, ilac icmekten ozellikle nefret ediyorum. Ama "ALEVE" isimli ates dusurucu agri kesici ilac, bu konudaki dusuncelerimi bir nebze olsun degistirdi. Sanki benim icin ozel yapmislar gibi bir hissiyat verdiginden nerdeyse gururla iciyorum bu ilaci.&lt;br /&gt;Evde atesler icinde kivranirken yapilacak en mantikli sey, bir kase tavuk corbasi esliginde, yerinizden bir daha kalkmamak icin onceden hazirladiginiz playlist dahilinde art arda film izlemek olabilir. Tavuk corbasi yapanim yok, zaten de cok hazzetmem kendisinden; ama gene de bir dolu filmim, mikrodalgada 3 dakikada yapilan patlamis misirim ve diet kola stogum sayesinde bu gunleri de basariyla atlatacagimi dusunuyorum.&lt;br /&gt;     Ofisimizde bulunan kizlarin hepsi izlemis, bir ben kalmistim Issız Adam izlemeyen. Eh artik, ayip oluyor biraz da genc Turk sinemacilarinin yaptiklarini izleyeyim diye gayet masum bir dusunceyle attim kendisini playlist e. Tabiiki onceden biraz onyargim vardi filme karsi, yok izleyen herkes hungur hungur aglamis, en tas kalpliler bile sinemadan cikarken gozleri dolu dolu olmus falan filan diye. Eh ben de onunde sonunda o "tas kalpli" sinifina dahil oldugumdan oturu; yok ya bana sokmez boyle filmler, hayatta da aglamam diye bir dusunceyle basladim izlemeye. Filmin bildigim kadariyla DVD si cikmadigindan oturu gayet bootleg bir kopyaydi elimdeki. (film boyunca kadrajin ortasinda %50 bir opasiteyle MOST yaziyordu) Napalim, boyle de olsa izleyelim bari, elalemden eksik kalmayalim dedik.&lt;br /&gt;     Denk gelinmistir mutlaka, film hakkinda yeterince yazildi konusuldu zaten basinimizda. 70lerin Türk pop sarkilarindan olusan soundtrack i yuzunden duzenlenen Issız Adam partilerinden tutun da, sozlukte hakkinda girilen entrylerin 53 sayfaya ulasmasi gibi fenomen duzeyine ulasmis bir film. Hal boyle olunca izlerken filmden biraz fazla birsey bekliyorsunuz. Cagan Irmak bundan onceki yapitlarinda da kendinden cok soz ettirmisti, Babam ve Oglum gosterime girdiginde herkes 70lerin basindaki DevGenc olaylarini konusur olmustu. Asmali Konak ve yayinlandigi gunlerdeki sokaklarin boslugundan bahsetmiyorum bile. Boyle bir basari her yigidin harci degildir elbette. Issiz Adam i izlemeye baslamadan once de aklimda bu filmler/diziler, ortada konusulan muhabbetler vardi ve evet, biraz onyargili izledim filmi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Siradan bir ask hikayesi gibi basliyor filmimiz. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Filmin esas oglani Alper isimli, Anadolu'dan Istanbul'a gelmis ama gecmisini de orada birakmis, gecimini kendi islettigi restoraninda ahcilikla saglayan "hipster" bir arkadasimiz. Buyuk sehirin verdigi ne kadar cok insan, o kadar az insancil iliskiler, o kadar az gercek sosyallikle gununu gun eden, sapiklik derecesinde bir cinsel yasami olan, "commitment" problemleri olan Alper'in, bir gun bir kitap sahafinda karsilastigi dogal, samimi, icten, metropolun icine alip harcayamadigi bir kiz olan Ada ile butun hayati degisecektir.&lt;br /&gt;      Film buraya kadar gayet vasat bir ask filmiymis gibi ilerliyor. Buyuk klisedir zaten, normal bir iliski yasamayan genc, sonunda hayallerinin kiziyla tanisir ve sonsuza kadar mutlu yasarlar, gokten uc elma duser. Oysaki Issız Adam'da boyle olmuyor. 3 hafta gibi kisa bir sure icinde giris gelisme sonuc yasayan iliski, Alper'in kizi terketmesiyle sonlaniyor.&lt;br /&gt;     Gelelim filmin herkesi hungur hungur aglatan kismina. Aradan seneler gecer, kahramanlarimiz yeniden karsilasirlar. Ada evlenmis, Ingiltere'ye tasinmis, yetmezmis gibi bir de kizi olmustur. Alper hala oldugu yerde saymaktadir. Bu 3 haftada yasadiklari iliski onlarda o kadar buyuk bir etki birakmistirki, hala birbirlerini unutamamislardir. Birbirlerine karsi cool gozukmeye, hicbir sey yokmus gibi davranmaya calismalarina ragmen ic sesleri onlari ele verir. Herkesin aglatan kismi da bu vicik vicik, ozgunlukten yoksun kisisel itiraf kismi olsa gerek. Bir filmi izlerken ya da bir kitabi okurken beni aglatacak kadar etkilemesi icin benzer bir olayin benim basimdan gecmis olmasi, ya da hikayede kendimden bir parca bulmus olmam gerekir. Issız Adam filminde aglayanlar icin sorum da bu, hikayenin hangi kisminda kendikerinden bir parca bulup ozdeslesme sagladilar acaba? Aglayan bayanlarin cinsel problemleri olan birer sevgilileri oldu da sonra onlari mal gibi ortada mi birakti, seneler sonra yuzlestiklerinde hala biraktiklari yerde oldugunu mu gorduler? Kilit cumle bu olsa gerek. Kadinlar terkedildiklerinde erkegin bundan pisman olmasini, aci cekmesini, tabiri caizse "beter olmasini" isterler. Cok gurur oksayici birseydir tabi, seneler sonra terkeden sevgilinizin hala sizi seviyor, sizi dusunuyor olmasi. Siz hayatiniza devam etmissinizdir, yeni bir hayat kurmussunuzdur, yeni iliskileriniz vardir ama o, yaptiklarina pisman bir vaziyette hala ayni yerde sayikliyordur. Peki neden agliyoruz  bunlari izleyince? Ister istemez aklima ananemin Yalan Ruzgari  izleyisi aklima geliyor. Ne zaman birinin basina kotu birsey gelse televizyona karsi "Beter ol!" diye bagirirdi. Hic agladigini hatirlamiyorum izlerken, neden aglasinki zaten gunduz kusaginda gosterilen bir pembe diziye. Issiz Adam da benim gozumde bundan ileriye gidemiyor, yapmacik diyaloglar, textten okurmus gibi bir oyunculuk, vasat bir senaryo. Filmin herhangi bir yerinde bir orijinallik goremedim, ama dedigim gibi, belki de fazla beklentim vardi, o yuzden.&lt;br /&gt;     Sinema-TV egitimi almamis, ama belki ortalama bir sinema ogrencisinden daha fazla film izlemis biri olarak diyorumki, bir filmi gercekten iyi bir film yapan 5 oge var: goruntu, oyunculuk, senaryo, ses, kurgu. Issiz Adam bu 5 kategoride de sinifta kaliyor ne yazikki. Tabi bu benim sahsi dusuncem, olur da bir yerlerden odul alirsa laflarim agzima tikilmis olur, o ayri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-9073180849586577382?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/9073180849586577382/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=9073180849586577382' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/9073180849586577382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/9073180849586577382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/02/issiz-adam-previously-on-lost.html' title='Issiz Ada&apos;m, previously on Lost.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SZBKGEKIphI/AAAAAAAAAG0/xD2gHX3whOs/s72-c/b86472ccf4514e96fd4d023816873cc68e325d19_m.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-2621649569819936811</id><published>2009-01-30T21:25:00.008+02:00</published><updated>2009-01-30T23:39:43.087+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='star wars'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='soulmate'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='how i met your mother'/><title type='text'>karma chameleon</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SYNzj7K3Y_I/AAAAAAAAAGs/oHWfe5gt5f8/s1600-h/starwars.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 39px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SYNzj7K3Y_I/AAAAAAAAAGs/oHWfe5gt5f8/s400/starwars.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5297204647733715954" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Ceyrek asirdan fazladir yeryuzunu isgal etmekte olmama guvenerek samimi bir sekilde soyleyebilirimki, yapis yapis hollywood romantik komedilerinde bizlere asilanmaya calisilan, tunelin sonunda parlayan bir isikla bizi kandiran, en antiromantik olanimiza bile pembe panjurlu beyaz boyali ev hayalleri kurdurtan "soulmate" kavrami, &lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;gercek degil&lt;/span&gt;. Herkes ister tabi, kendisiyle ayni dusunceleri paylasan, ayni seyleri seven, cumlenin yarisindayken geri kalanini sizin yerinize tamamlayabilecek birini. Belki muadili birisini bulup kendinizi kandirabilirsiniz.&lt;br /&gt;Hayatiniz icin bir soundtrack olustursaydiniz ve baska bir yerde baska bir kisi ayni playlist i kendi icin secse, bu cok romantik olabilirdi. Belki de benim gibi cok mutluyken ya da depresyondayken izlediginiz "comfort" filmleriniz vardir; bir yerde baska biri de hastalikta saglikta, iyi gunde kotu gunde bu filmleri izleyerek kendini iyi hissetmeye calisiyordur. O zaman aranizda kozmik bir bag hissedersiniz, sosyal olarak arayislarinizin sonuna geldiginizi dusunursunuz. Ama hicbir zaman aslinda oyle birsey olmaz, "this is your destiny" diyerek kendinizi sartlandirabilirsiniz, gercekte olmayan birseyi gordugunuzu zannedebilirsiniz. Hicbirimiz gunduz gosterilen bir brezilya dizisinde yasamiyoruz, hayatlarimiz romantik komedi degil, oyleyse neden "soulmate" bulduk diye kendimizi kandiralim?&lt;br /&gt;Boyle bir girizgahla hayata cok pesimist olarak baktigim dusunulebilir. Akliniza turlu ornekler gelebilir hayatta aradigini bulanlarla ilgili; ama bak Ali'yle Fatma ne kadar iyi anlasiyorlar, Volkan ve Sinem o kadar birbirinin tipkisi aynisi ki... gibi cumleler bana hayatta yalniz kalmamak icin kendisini karsi tarafa gore uyarlayan sosyal bukalemunlari cagristiriyor.&lt;br /&gt;Cogu erkek yapmistir, karsi taraftaki kizi etkilemek icin oldugundan farkli gorunup ilgi cekmeye calismistir. Flort donemi dedigimiz bu zaman diliminde "mating call" olarak primal bir sekilde siniflandirilabilir bu davranislar. Hepimiz cnbc-e, national geographic izleyip radikal okuyan "elit" sinifiz; bu kulturel etiketimiz altinda illaki belgesellerden birinde denk gelmisizdir. Artik karsi cinsi etkilemek icin tuylerini kabartan aslanlar mi desem, en guzel ezgiyi yakalamak icin butun gun bacaklarini birbirine surten agustos bocekleri mi, ya da en cok tasi toplayarak yuva yapan kuslar mi; ellerindeki urunu en iyi sekilde pazarlamak icin gosterilen caba butun dogada varolan birsey. Kimimiz benzer bir sekilde kilik kiyafetimize ozen gosteriyoruz, sahip olduklarimizla karsi tarafi etkilemeye calisiyoruz (smaller the dick, bigger the car hesabi), ya da daha sozel yollari tercih ediyoruz. Ne yazikki butun bunlari yaparken kendimizden, kisiligimizden biraz odun veriyoruz. Ben bile yaptim vakti zamaninda, fps sevmedigim halde sirf erkek arkadasim surekli oynuyor diye counter strike oynamaya baslamistim. Bir yere kadar tevazu gosterebilecek ya da onemsenmeyecek odun vermeler bunlar. Ama &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;rahatsizlik vermeye basliyor&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;"gibi yapanlar" bir yerden sonra.&lt;br /&gt;&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/TaJk9CONd0g&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/TaJk9CONd0g&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;"How I Met Your Mother" buyuk bir kisim tarafindan begenilerek, eglenilerek izlenen bir dizi. Tersten anlatilan bir ask hikayesi mevzubahis. Aradan 30 sene gecmistir, dizinin kahramani Ted, hayatinin askini bulmustur, evlenip cocuklari olmustur. Cocuklarina bu ask hikayesini taa en basindan itibaren anlatmaya baslar. Konusu boyle cok basit bir sekilde ozetlenebilir dizinin.&lt;br /&gt;Bu yaziyi boyle sevkle yazmami saglayan bolumu dorduncu sezonun ilk bolumu. Benim icin de insan ayriminda onemli bir etken olan "&lt;span style="color: rgb(204, 51, 204);"&gt;star wars&lt;/span&gt;" hayranligi konu ediliyor. Ted, kizarkadasi Stella'ya evlenme teklifi edecektir, Marshall onu cok tanimadigini, biraz daha zaman vermesi gerektigini soyler. Stella'yi star wars testine tabi tutmaya karar verirler. Eger o da severse, birbirlerine uyumluluklari konusunda bir koseyi daha donmus olacaklardir. Spoiler vermek durumundayim, Stella da kizlarin %95i gibi star wars u cok cocukca, chewbacca'yi anlamsiz, darth vader'i sacma bulur. Ama Ted'i sevdiginden star wars u da sevmis gibi yapar. Burda Marshall in sozleriyle yazinin ilk basina donuyoruz. Sevmediginiz birseyi severmis gibi yapip karsi tarafi etkilemeye calisarak aslinda sadece sosyal bukalemunlugumuzu ispatlayabiliriz. Ben de star wars u evde atesim varken hasta yatagimda, sonbaharda yagmurlu gecen pazar ogleden sonralarinda, yilbasi gecesinde izliyorum. Bu duruma, bana katlandigi kadar katlanabilecek birini bulursam dunyanin en sansli insaniyim. Ama sadece birisiyle olmak icin,"ilgi cekebilmek icin", ya da karsidakini etkileyip arkadan bir puan kazanmak icin kendini oldugundan farkli gorunmeye calisan insan grubu, sosyal olarak zavalli sinifina giriyor benim gozumde.&lt;br /&gt;Bu sosyal kelebekligi cogunlukla erkekler yapar bilirdim. Seksist bir yaklasim olacak ama bir kizin iliskiye yon veren taraf olmasi gerektigini dusunuyorum. Kiz kacar, erkek kovalar hesabi yani. Bir kizin sirf bir erkegi etkilemek icin oldugundan farkli gozukmeye calismasi, mesela Stella gibi star wars sever gozukmesi, bana cok "pathetic" geliyor. Belki baska bir konu olsaydi es gecebilirdim; soz konusu benim zaafim olunca, star wars olunca, bir garip geliyor. 20lik bir zar vereyim de bari bu role playing in bir anlami olsun.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-2621649569819936811?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/2621649569819936811/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=2621649569819936811' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/2621649569819936811'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/2621649569819936811'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/01/karma-chameleon.html' title='karma chameleon'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SYNzj7K3Y_I/AAAAAAAAAGs/oHWfe5gt5f8/s72-c/starwars.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-4731324742672038399</id><published>2009-01-24T21:10:00.005+02:00</published><updated>2009-01-24T22:02:47.060+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Lost'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Obama'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='24'/><title type='text'>in another life when we are both cats.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SXtyu_MbcaI/AAAAAAAAAGk/c-vhHgn-B7g/s1600-h/president.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 269px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SXtyu_MbcaI/AAAAAAAAAGk/c-vhHgn-B7g/s400/president.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5294951938467262882" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Herkes izliyor, ben de bir bakayim neymis bu diye bundan 3 nokta 5 sene once baslamistim "Lost" izlemeye. Ikinci sezonun yarisiydi, tekrardan baslamasina birkac hafta vardi. Ilk sezonu iki gun gibi sacma bir surede hic durmadan arka arkaya OCD gibi izlemistim. Her bolum sonunda, hah tamam iste ormanda yuruyorlar, herhalde bu bolum boyle sakin bitecek, bundan sonra da yatar uyurum insallah diye dusunup son saniyede sacma sapan bir olay olmasiyla birbiri ardina eklendi bolumler. Surekli sorular ust uste biniyor, hic cevap alinamiyor ve bu da insani bir sonraki bolum icin kuduz bir aclikla kivratiyordu. Artik dorduncu sezon baslarken, bundan sonra butun hersey cevaplanmazsa izlemeyecegim bu sacma diziyi diye dusunmeye baslamistim. Ama tabiki o sezonu da her hafta kivranarak bekleyip gecirdim.&lt;br /&gt;Ve bundan 4 gun evvel besinci sezonun ilk iki bolumu art arda yayinlandi. Artik eski merakim yok ne olacak diye, cunku biliyorumki gene sacmaliklar, sorular, tutarsizliklar birbiri ardini kovalayacak; biz zavalli izleyicilere bir sonraki haftayi beklemek ve bu esnada cesitli forum platformlarinda tartismak kalacak. Karl Marx'ın "Religion is the opium of the masses" sozunu hatirlatiyor ironik bir sekilde bu bana. Sanki hic baska derdimiz yok, Ben neyin pesinde, Locke cidden oldu mu, Hurley'e simdi ne olacak gibi sorunlarla beynimizi mesgul ediyoruz. Kilisenin  toplum uzerindeki eski gucu kalmadi; Muslumanlik dunya capinda bariscil bir din olmasi gerekirken Muslumanlar teroristler ile esanlamli hale geldi. Boyle bir durumda kitleleri manipule etmek icin en etkili ve en kolay yontem medya oldu. Hep politik tavriyla degerlendirdigimiz akademi odulleri son 5 sene icinde daha onceden alisagelinmemis bir sekilde Afrika asilli Amerikalilara bolca oduller dagitti, 24'te ABD baskanimiz cikolata renkli bir sanatciydi. ABD halki boyle alistira alistira sonunda Obama'yi baskani secti. Obama'nin baskan olmasina karsi degilim, aman bana dokunmayan yilan bin yil yasasin hayat gorusunu benimsemis bir insanim zaten genel olarak. Benim bir turlu anlam veremedigim, bir televizyon dizisi gibi aslinda cok da kalici bir onemi olmayan bir medyumun nasil olup da toplum uzerinde bu kadar bir etki biraktigi. Cok eski bir hikaye vardir, artik gercek mi degil mi bilemem, sehir efsanesi seviyesine gelmis olabilir. Bir kolejde edebiyat hocasi ogrencilerine derste cok okunan bir yazar olmalari icin hikayelerinde din, gizem, aristokrasi ve cinsellik ogelerini bulundurmalarini tavsiye eder. Odev olarak da boyle bir hikaye yazmalarini ister. Gelen odevlerden en yuksek not, sadece tek cumleden olusan bir yazidir: "Allah allah, kontesi kim ...ti?" Boyle sacma birseyi neden anlattim, bu blogu okuyan insanlarin zihnini bulandirdim, cok basit. Lost dizisinde de bu ogelerin birbirine gecmis bir sekilde cokca kullanildigini goruyoruz; bu sayede cok izlenen, bir sonraki bolume kadar herkesce tartisilan bir dizi haline geliyor. Elinizde boyle bir imkan varken kendi leyhinize neden kullanmayasiniz? 24 dizisi de ayni mantikla isleyen bir dizi. Zamanimizin modasi, televizyonu kullanarak topluma subliminal mesajlar vermek, istenilen yonde manipule etmek.&lt;br /&gt;Bu durumda Lost'u veya 24'u izlemeyecek miyim? Hayir, neden kendimi haftada eglenceli gececek 2 saatten mahrum birakayimki? Biz Beyaz Turkler'in baska bir eglencesi yok zaten; yesil sermayete ait urunleri almayiz, ustumuze hic vazife olmadigi halde secimlerde Obama'yi destekleriz, facebook statulerimizden Israil'in Filistin'deki katliamina karsi cikariz, populer Amerikan dizilerini izleyip arkadas cevresinde tartisiriz.&lt;br /&gt;Bu yazi dusundugumden biraz daha politik oldu, hayirlara vesile olsun diyorum.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-4731324742672038399?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/4731324742672038399/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=4731324742672038399' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/4731324742672038399'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/4731324742672038399'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/01/in-another-life-when-we-are-both-cats.html' title='in another life when we are both cats.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SXtyu_MbcaI/AAAAAAAAAGk/c-vhHgn-B7g/s72-c/president.gif' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-2452712049711118296</id><published>2009-01-17T23:11:00.008+02:00</published><updated>2009-01-18T00:41:03.131+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='The Wrestler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Survive Style +5'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='RocknRolla'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Guy Ritchie'/><title type='text'>Cumartesi 3 film birden kusagi</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Cuma aksami disari cikmis olmanin verdigi gorevini tamamlamis ferahligi ardindan gelen cumartesi gunu hissedilen miskinlik, bana art arda 3 film izleme olanagi sagladi.&lt;br /&gt;&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/V-D3c25_3l8&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/V-D3c25_3l8&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;Izledigim filmlerden ilki &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1032755/"&gt;RocknRolla. &lt;/a&gt;Guy Ritchie tarafindan yonetilen film, bir Guy Ritchie filminden bekleyebileceginiz her turlu ogeyi iceriyor: Bu sefer Jason Statham'in olmamasi biraz kalp buruklugu yasatsa da, birbirinden bagimsiz bir grup insanin ayni olay etrafinda donup dolasip finalde yollarinin kesismesi, butun bunlar olurken bol aksiyon ve eglenceli diyaloglar. Madonna'dan ayrilmis olmasi Guy Ritchie'ye yaramis olmali ki, karsimiza bir kez daha &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0291502/"&gt;Swept Away&lt;/a&gt; gibi izlemesi iskence olan bir filmle cikmadi. Filmi izlerken Guy Ritchie'nin yakindan genis acili cekimleri, ic mekanlarda bol filtreli renkli isiklari gibi ogelerin artik trademark i haline getirmis oldugunu farkettim. Konusuna gelince, Rus "mafyasi" parasina para katmak icin bir emlak dolandiriciligi yapmaya kalkar, ve tabi paranin kokusu baska insanlarin da gozunu acar. Lock Stock ya da Snatch'teki gibi herkesin pesine dustugu bir "item" var, ve olaylar bu "item" in ele gecirilmesi etrafinda donuyor. Halen cekmekte oldugu Robert Downey Jr ve Jude Law'lu Sherlock Holmes u beklerken RocknRolla'nın tadi damagimda kaldi. Eglenceli bir haftasonu icin cok dogru bir tercih.&lt;br /&gt;&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/Q4pnLuYIjDo&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/Q4pnLuYIjDo&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;Izledigim ikinci film ise Gen Sekiguchi gibi cok adi sani duyulmamis bir yonetmene ait: &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0430651/"&gt;Survive Style 5+&lt;/a&gt;. Boyle bir filmi duyup izlememin sebebi pek tabi Vinnie Jones. Kendisini gene bir Guy Ritchie filmi olan Lock, Stock and Two Smoking Barrels'dan beri zevkle ve ilgiyle takip ediyoruz. Filmden bahsetmek gerekirse, genre'ini kolay kolay kategorize edemiyorum. imbd bile comedy, drama, horror, mystery olarak sifatlamis. Filmin genel havasi bir Jean-Pierre Jeunet filmini andiriyor. Her sahneye hakim bir renk var; bir bakiyorsunuz cart sari bir salondasiniz, sonra pespembe bir yatak odasina gecmissiniz. Filmi kategorize edemedigim gibi konusunu da anlatmakta zorlaniyorum. Birbirinden bagimsiz 5 hikaye anlatiliyor. Hikayelerin birbirinden bagimsizliginin yanisira surreal olmasi da tabi filmi kategorize etmemi zorlastiran nedenlerden biri. Sinema okumadim ya da artsy fartsy bir insan degilim, ama herhalde bu hikayelerdeki sembolist ogeler daha bilgili bir gozle izlenirse film daha anlasilir hale gelecektir. San'at filmlerini bu yuzden sevmiyorum; akillara cok eskilerden beri tartisilan bir soruyu getiriyor: sanat icin sanat mi, yoksa toplum icin sanat mi? Amac bir dusunceyi, bir duyguyu anlatmak, insanlari bilgilendirmek, akillarinda bir dusunce birakmak ise toplumun %95'inin anlayamayacagi bir sanat, bana daha cok zaman kaybi gibi geliyor. Keza birtakim sanatci gecinen insanlarin kendi aralarinda toplanip saraplarini yudumlarken "evet burda sanatci ekspresyonist bir anlatimla surrealizmi birlestirip post modern bir calisma yapmis" gibi cumleler kurmalari icin birseyler yapiliyorsa cantami kapip kadrajdan kosar adimlarla uzaklasmam ayiplanmamali. Boyle bir elestriden sonra filme donecek olursak, film boyunca "herhalde bu hikayeler bir yerde kesisecek, degil mi, evet oyle olmali" gibi dusunceler aklimdan gecti. Sonunda istedigime kavustum ve rahatladim. Filmi tavsiye ederim, oturun izleyin ve eglenin, ama karsima kizin mavi elbise giymesi ruhundaki dinginligi sembolize ediyor gibi argumanlarla cikmayin, uzulurum.&lt;br /&gt;&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/61-GFxjTyV0&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/61-GFxjTyV0&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;Izledigim ucuncu film ise biraz daha mainstream, Hollywoodvari bir klasmandan: &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1125849/"&gt;The Wrestler&lt;/a&gt;. Artik kariyerinin sonuna geldi, bundan bir is cikmaz denilen Mickey Rourke icin oldukca iyi bir donus olmus. Keza bunu sabitlemek icin kendisine altin kurecigi de verdiler, o da yonetmenimin basarisi diyerek buyuklugunu gosterdi. Filmde adindan da anlasilacagi uzere bizim buralarda "amerikan guresi" diye tabir edilen sporu icraa eden bir adamin hikayesi anlatiliyor. Bu tarz mesleklerde emeklilik insanin istediginden daha once geldiginden oturu; ben kimim, hayatim nereye gidiyor gibi bunalimlara giren Randy "The Ram" Robinson, bari yillardir ilgilenmedigim kizimla ilgileneyim, bir tane de striptizci vardi ilgi duydugum ona kosayim gibi dusuncelere kapilir. Insan sahne tozunu bir kez yuttu mu bagimlilik yapar derler, bundan olacakki Randy Robinson da tekrarlardan sahalara donup "glory days" ini canlandirmak ister. Kucukken televizyonda gures gibi bu tarz "sov"lari izledigimde gercek sanip insanlarin ne kadar psikopatlastigini dusunurdum. Buyuk Hulk Hogan hayraniydim, ne kadar korkunc da olsalar filmlerinin buyuk bir kismini izledim. Sonradan aslinda herseyin bir sov oldugunu, o sandalyelerin gercekten adamlarin sirtinda kirilmadigini ya da ring etrafindaki lastiklerden sekip birbirleri uzerine atlamadiklarini ogrendigimde, "hah ben biliyordum zaten numara oldugunu" diye ukalalik bile yaptim. Filmde de bu tarz oyunlarin icyuzu gosteriliyor. Danisikli dovus dedikleri sey tam da bu olsa gerek. Genel olarak yavas tempoda gitse de dovus sahneleri eglenceli, 80'lerin Mickey Rourke'unu ayilasmis gormek ilginc. Belki izledigim ucuncu film oldugu icin biraz haksizlik ediyorum ama yonetmeni Darren Aronofsky den biraz daha farkli bir film beklerdim, gorsel olarak beklentilerimi tam olarak karsilamadi. Gene de arkadas cevresinde ayiplanmamak icin izlenmesi gereken bir film.&lt;br /&gt;Gectigimiz hafta &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0465502/"&gt;Igor&lt;/a&gt; diye sahane bir animasyon da izledim, ama insanlarin "oha bunun isi gucu yok butun gun film mi izliyor" diye dusunmesini engellemek icin daha fazla yazmiyorum, bir baska bahara zevkle onu da anlatirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-2452712049711118296?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/2452712049711118296/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=2452712049711118296' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/2452712049711118296'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/2452712049711118296'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/01/cumartesi-3-film-birden-kusagi.html' title='Cumartesi 3 film birden kusagi'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-1797211122209567983</id><published>2009-01-14T17:18:00.006+02:00</published><updated>2009-01-14T21:12:24.432+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ingiliz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='demons'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='itv'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fantazi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dizi'/><title type='text'>what about my inner demons?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.itv.com/img/Original/photo-galleries-header-demons-05bd9647-59eb-4d55-bbba-1230e31ea39a.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 574px; height: 212px;" src="http://www.itv.com/img/Original/photo-galleries-header-demons-05bd9647-59eb-4d55-bbba-1230e31ea39a.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;cimri oldugundan oturu lisansli photoshop alamayan sevgili ofisimiz, yapacagi sunumlarin hazirlanmasi icin gayet illegal olarak evden calismami rica etti. sabah yatagimdan kalkip ustumu degistirmeden ve trafige girmeden 5 m otedeki bilgisayarima oturmanin verdigi dayanilmaz hafiflikle oh islerimi bir cirpida bitireyim de gun bana kalsin hayallerimin sulara kapilmis olmasinin burda bir onemi yok. internet bazen kotu birsey, cizimi yolluyorsunuz, hop 3 dakika sonra revizyon geliyor. posta guvercini falan kullanilsa hala keske, ya da baykus olsa harry potter'daki gibi de bazen iletisimsizligin de zevkini cikarabilme sansi olsun.&lt;br /&gt;butun bu durumlar benim gene de yeni dizilerden bir kismini izlememe mani olamadi. Gene İngiltere menşeili bir dizi olan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1157595/"&gt;Demons&lt;/a&gt; da izledigim ve yazasim gelen dizilerden bir tanesi.&lt;br /&gt;Joss Whedon dizileri (Buffy the Vampire Slayer, Angel ve ayni türde olmasa da Firefly) izleyenlerin sevebileceği bir dizi kendisi. Buffy gibi eline ufaktan bir ahsap kazik verilip topuklulariyla piti piti kosturulan bir hanimkizimiz yerine bu sefer gene lisede okuyan biraz saskin bir erkek evladimiz dusunulmus. yaninda da zor aninda yardim etsin, yuce bilgisini aktarsin diye modern zamanlarin kovboyu diye tabir edilebilecek bir amca verilmis ki; there are always two, a master and an apprentice. (masterin Buffy'deki Giles ile olan benzerligi de pek tabiki dikkatli gozlerden kacmiyor.) nedense son zamanlarda dizilerde pek bir populer olan Star Wars gondermelerinden de kacinilmamis; esas oglanimizin adi Luke. arada bir "use the force, Luke" denmesi de tuz biber olmus (her ne kadar kulaklarimi tirmalasa da). Esas kadin karakterlerden birini de sahsen R2D2 ye benzeterek ben biraz abartmis oldum, ama kadin kor olmasina ragmen paranormal seyleri gorebiliyor, antik Latince metinlerin cevirisini yapabiliyor, gizli kapilari acmak icin alet edevat tedarigi yapabiliyor. arada etrafinda donup bipleseydi herhalde herkes benimle ayni fikirde olacakti.&lt;br /&gt;Ingiliz TV yapimcilari herhalde Amerika'da bin tane ornegi bulunan bu tarz fantastik dizilere akillari yeni yatmis olmali. Gectigimiz yari sezonda da &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1199099/"&gt;Merlin &lt;/a&gt;dizisi izledik. Devamini merakla bekliyoruz.&lt;br /&gt;Beklerken, unutmadan:&lt;br /&gt;&lt;a href="http://rapidshare.de/files/41357947/Demons.UK.S01E01.WS.PDTV.XviD-ORGANiC.part1.rar.html"&gt;demons1&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://rapidshare.de/files/41361405/Demons.UK.S01E01.WS.PDTV.XviD-ORGANiC.part2.rar.html"&gt;demons2&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://rapidshare.de/files/41365686/Demons.UK.S01E01.WS.PDTV.XviD-ORGANiC.part3.rar.html"&gt;demons3&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://rapidshare.de/files/41369470/Demons.UK.S01E01.WS.PDTV.XviD-ORGANiC.part4.rar.html"&gt;demons4&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;4 parca halinde rapidshare li bu dizinin ilk bolumu.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-1797211122209567983?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/1797211122209567983/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=1797211122209567983' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/1797211122209567983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/1797211122209567983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/01/what-about-my-inner-demons.html' title='what about my inner demons?'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-8401331599686871943</id><published>2009-01-07T20:00:00.004+02:00</published><updated>2009-01-07T21:40:51.341+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='share'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kismet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rapid'/><title type='text'>dev hizmet.</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;rapidshare e rapid bir sekilde nasil dizi bolumu yuklerim sorununu cozdukten sonra, bir sonraki yazimda bahsedecegim dizi icin bir de download linki ekleme karari aldim. bu kadar zor bir cumle olmamasi gerekirdi bunun ama, kismet.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-8401331599686871943?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/8401331599686871943/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=8401331599686871943' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8401331599686871943'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/8401331599686871943'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/01/dev-hizmet.html' title='dev hizmet.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-408146300775689215</id><published>2009-01-04T22:41:00.004+02:00</published><updated>2009-01-04T23:53:49.512+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BBC4'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='korku'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Crooked House'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/0/06/Crooked-house-bbc.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 460px; height: 288px;" src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/0/06/Crooked-house-bbc.jpg" alt="" border="0"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;font face="verdana"&gt;Sahsen korku hikayelerinden pek hoslanmam. Bunu sebebi tek basima yasadigim icin olabilir pek tabi. Zaten ziplak bir insanim, ha bir de oturup patlamis misirimi alip tek basima korku filmi izlersem, sonrasinda gece uyumak bir eziyet halini aliyor. Evdeki her citirti/gicirti "evet bu sefer birileri geldi, yorganin altina saklanayim" tepkisini verdirtiyor bana. Kucuklukten beri alti bos yatakta yatmayi sirf bu yuzden reddettim. Gene de bazen korku filmi izlemek insana baska bir zevk verebiliyor; agzim gozum yansa da jalapeno biberi yeme konusundaki israrim gibi. Buna dayanarak BBC4 te noel oncesi 3 gece art arda yayinlanan "Crooked House" isimli diziyi izleme geregini duydum. &lt;/font&gt; &lt;font face="verdana"&gt;Izlemeden once Agatha Christie'nin ayni isimli romanindan uyarlama oldugunu dusunmustum ama sadece isim benzerligiymis.&lt;/font&gt; &lt;font face="verdana"&gt;Hikayemiz Ben (Lee Ingleby) nin bahcesinde eski bir kapi tokmagi bulup bunu muzeye getirmesiyle basliyor. Muzenin sorumlusu (Mark Gatiss) bu tokmagin su anda artik Ben'in evinin bulundugu Geap Manor'a ait oldugunu ve bu malikanenin bol hayaletli bir gecmisi bulundugunu anlatmaya baslamasiyla gelisiyor.&lt;br /&gt;Ilk hikaye 18. yuzyil sonlarinda geciyor. Ortaklariyla girdigi bir yatirimdan herkes kaybettigi halde kazancli cikan Joseph Bloxham, kazandigi parayla bu malikaneyi satin alir ve renove etmeye baslar. Insaat bittikten sonra malikanesine tasinan Bloxham evde, her ne kadar klise bir laf olsa da, yalniz olmadigini farkeder.&lt;br /&gt;Ikinci hikaye 1920lerde geciyor. Malikanede bir kiyafet balosu vardir. (sanirsam bu hayalet oykulerinde senaryonun akiciligini saglamak icin kolay bir kacis yolu) Balo esnasinda Felix de Momery davetlilere Ruth ile nisanlandigini ilan eder. Ancak bu buyukannesinin hosuna gitmez cunku malikanede seneler once sonu pek iyi olmayan bir dugun yapilmistir. Pek tabiiki, olaylar gelisir.&lt;br /&gt;Ucuncu ve son hikaye dizimizin asil kahramani Ben ve kapi tokmagiyla ilgili. Hamile kizarkadasindan yeni ayrilmis olan Ben, yeni bir eve yerlesmistir ve gayet estetik duygularla yeni evine buldugu bu antika kapi tokmagini takar.&lt;br /&gt;(Iste benim burda anlamadigim, hakkinda iki adet hayalet hikayesi dinledigi bu malikaneye ait bir kapi tokmagini insan neden gider de kapisina asar. Hayaletlere filan inandigimdan degil tabii de, gene de insanin ici urperir bir an. kapa parantez)&lt;br /&gt;Dizide genel olarak bir "İngiliz dizisi" havasi mevcut olsa da, Hollywood'un kastira kastira yaptigi korku filmlerinden daha etkili oldugunu soyleyebilirim. Cok fazla zipladigim sahneler yok ama gene de dizi izlerken ensenizdeki tuylerin diken diken oldugunu hissettiginiz yerler mevcut. Tavsiyem, izlemek istiyorsaniz eve yatili birkac misafir davet edin. Hem arada cok korkup ziplayan insanlar olursa dalga gecip eglenirsiniz, hem de gece uyurken kabus gorup uyanirsaniz evde uyandirabilecek insanlar olmus olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/font&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-408146300775689215?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/408146300775689215/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=408146300775689215' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/408146300775689215'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/408146300775689215'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/01/sahsen-korku-hikayelerinden-pek.html' title=''/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5265190859518135267.post-9032427211054772205</id><published>2009-01-02T17:07:00.005+02:00</published><updated>2009-01-02T17:29:49.712+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='first'/><title type='text'>first post is first.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SV4wbXTsqqI/AAAAAAAAAGM/0JmiZLKNGuI/s1600-h/1up.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 243px; height: 298px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SV4wbXTsqqI/AAAAAAAAAGM/0JmiZLKNGuI/s320/1up.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5286716259250776738" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;so at last, i have my very own blog. not as the name suggests, i will be reviewing tv shows and movies, in my humble opinion. i might also nag about how my life sucks, but i will try to keep this one at minimum.&lt;br /&gt;so, i will be talking about the new mini series: "Crooked House" next time. tune in then.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5265190859518135267-9032427211054772205?l=nonplayablecharacter.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/feeds/9032427211054772205/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5265190859518135267&amp;postID=9032427211054772205' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/9032427211054772205'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5265190859518135267/posts/default/9032427211054772205'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nonplayablecharacter.blogspot.com/2009/01/first-post-is-first.html' title='first post is first.'/><author><name>non playable character</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04985982481067323784</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='19' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/STk9MYCPCuI/AAAAAAAAAE8/M98-TPRuOOY/S220/breakfastatnobodys.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_saYesdHTvG4/SV4wbXTsqqI/AAAAAAAAAGM/0JmiZLKNGuI/s72-c/1up.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
